30 Eylül 2011 Cuma

AŞKI BİZ Mİ YARATIRIZ? "AŞKTA PYGMALİON ETKİSİ"


“Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak bütün dünyayı dışarıda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir"
Orhan Pamuk
Aşk, çoğu insan için hayatın tadı tuzudur. Hayatı renklendiren, anlamlandıran, içimizi ısıtan ama bazen de çekilmez hale getiren, karmaşalı ve sancılı bir duygu fırtınasıdır aşk…
Aşk, en temelde bizim “yakınlık” ihtiyacımızla ilgili bir olgudur. Kişi bu ihtiyacı derinden hissettiğinde aşka hazır, açık hale gelir. Çevresindeki potansiyel adaylardan birine, ilk fırsatta bu duyguları hissetmeye başlar. Yani içinde büyüyen aşkı ona yansıtır. Çoğu kez bunun karşıdaki kişiden kaynaklı olduğunu düşünürüz. Yani “O, öyle güzel, özel ve farklıydı ki gönlüm ona akıverdi, aşık oldum” denir. Eğer bunun sebebi gerçekten muhatabın çok güzel, özel ve farklı olması olsaydı, onu gören herkesin O’na aşık olması gerekmez miydi? Bunca insanın kayıtsız kaldığı, hatta bazen “Ne buldun O’nda? Anlamıyoruz” denilebilen kişilere de delice aşık olanlar varsa eğer, bunun sırrı maşukta değil aşığın kendisindedir.

Aşkta Pygmalion Etkisi
Bizim beklentilerimiz ve yansıttıklarımız, karşımızdakini algılama biçimimizi ciddi şekilde etkiler. Biz adeta sevdiğimizi kendi zihnimizde “yeniden” yaratırız. Bu anlamda aşk aslında kişinin kendi içsel sürecidir.
Yunan mitolojisindeki Pygmalion’un öyküsü de bu gerçeği sembolize eden çok vurucu bir mittir.
Hikayeye göre Kıbrıs adasında Amathontus’da Pygmalion adında bir heykeltıraş yaşardı. Bu adam mesleğine aşıktı. En büyük zevki yaptığı heykelleri seyretmek ve onlar arasında zaman geçirmekti. Pygmalion, bir gün fildişinden çok güzel bir kadın heykeli yaptı. Bu heykel o kadar güzel, o kadar gönül alıcı oldu ki heykeltıraş yaptığı bu heykele aşık oldu.
Onu candan sevdi. Ancak ruhu olmayan heykel, Pygmalion’un sevgisine karşılık veremiyordu.
Aphrodite bu dertli aşığa merhamet etti ve heykeli canlandırdı. Pygmalion da aşkına böylece karşılık bulmuş oldu.
İşte efsanedeki Pygmalion gibi, insanoğlu/insankızı da çoğu kez sevdiğini kendi yaratır. Ona ideal nitelikler atfeder, sonra da bu ideal özelliklere hayran/aşık olur.
İnsan aşıkken sevdiğinin en basit yönlerini bile gözünde büyütüp abartmaya başlar. Onları zorlarsak sevdikleri kişinin olumsuz yönlerinin elbette bir listesini yapabilirler. Ancak ya bu algıları görmezden gelir ve bastırırlar ya da kendilerini bu kusurların benzersiz ve çekici olduğuna inandırırlar.
Oysa sevgiliye değer kazandıran, “dünyanın en güzeli ve iyisi” olması değil; sizin sevgiliniz olmasıdır. Fiziksel ve ruhsal açıdan sevgilinizden daha üstün olan çoktur belki. Ama hiçbiri sizin sevgiliniz gibi değildir. Öyle birine rastladığınızda aşkınızdan vazgeçip hemen “daha iyi” ve “daha güzel” olana yönelmezsiniz. Çünkü onu değerli ve önemli kılan, sizin aşkınızdır.
 Gerçekten de kimi aşıklar neredeyse sevdiklerine kusurları yüzünden tapar. Örnek mi? Buyurun:
Genç adam: “2 yıllık evliyim. Eşim çok dik başlı, söz dinlemiyor, asi bir tabiatı var. Bu bana çok zıt, kaldıramıyorum. Onunla evlenerek hayatımın hatasını yaptım. Boşanmak istiyorum”.
Terapist: Evliliğinizin öncesine bir bakalım,  evlenmeden önce onu tanıma fırsatınız oldu mu?
Genç adam: Evet, birbirimize aşık olduk. 2 yıl flört ettikten sonra evlendik.
Terapist: Peki, eşinizin dik başlı biri olduğunu ifade ettiniz. Bunu evlenmeden önce hiç fark etmiş miydiniz?
Genç adam: Tabii, elbette.
Terapist: Peki bu durumla nasıl başa çıkmayı düşündünüz?
 Genç adam: O zaman bu inatçı, dik başlı tavırları bana cazip geldi ve ileride sorun olacağını hiç düşünmedim.
 Çoğu kişi aşıkken, apaçık gerçeği umursamayarak sevdiğinin olumlu özelliklerinin üzerine titrer. Olumsuz özellikleri de estetize ederek olumlu gibi algılamayı seçer. Buna göre patavatsız biri “açık sözlü”, özgüvensiz biri “hassas ve duyarlı”, bağımlı biri “deli gibi aşık” ve duyarsız biri “cool” olarak görülebilir ve bizzat olumsuz özelliklerinin kendisi kişiyi sevdiren unsurlar haline gelir. Buna “pembe lens” etkisi deniyor. Hayata ve özellikle sevilen kişiye pembe gözlüklerin ardından bakmamızı ve pespembe görmemizi sağlıyor. Tabii ki bu lenslerin ya da pembe gözlüğün etkisi ömür boyu sürmüyor, bir süre sonra o geçici körlük ortadan kalkıyor ve gerçeği, olduğu gibi görmeye başlıyoruz.
İşte tam bu noktada mantık uyanmaya başlıyor ve karşımızdakini yeniden değerlendiriyoruz: Bu noktada şapkasını önüne alıp düşünen kişi “Bana göre biri mi? Ben bu adamda/kadında ne buldum?” ya da “doğru kişiyi sevmişim, bir ömür onunla olmak istiyorum” denilebilir. İlkinde hüsran ve hayal kırıklığı varken, ikincide ise mutlu bir beraberliğin başlangıcından söz edebiliriz. Aşkın sonu çoğunlukla sürprizli biter. Acı sürprizlerden uzak olmanız dileğiyle…

Hiç yorum yok: