31 Ekim 2011 Pazartesi

BANA ÖYLE BAKMA ANLAYACAKLAR

BANA ÖYLE BAKMA, TEOMAN VİDEOKLİP


                                                                              “Bakışı çağırır beni uzaktan…”

Günlük yaşamımızdaki ilişkilerde en önemli görevi ‘yazılı’ ve ‘sözlü’ dil değil, duygu ve heyecanlarımızı ifâde eden “sözsüz iletişim” yüklenir. Yüz ifâdelerimiz, bedenimizin duruşu, konuşma tarzımız, el-kol hareketlerimiz, sesimizin tonu, diğer kişiye karşı nasıl duygular içinde olduğumuzu yansıtır. Nitekim psikologlar da, normal koşullar altında günlük insan ilişkilerinde mesajın % 85’inin sözsüz iletişim aracılığıyla anlatıldığını; geriye kalan % 15’lik kısmın ise sözle ifâde edildiğini belirtmektedirler.

İki insan arasındaki iletişimin ilk bağlantısı “göz göze gelmek”le kurulduğu için, gözlerin ve bakışın iletişimde büyük anlamı ve önemi vardır. Çünkü önce göz göze gelindikten sonra diğer ilişkiler yavaş yavaş kurulabilmektedir.

Göz, kalbin kapısı ve gönlün tercümanıdır. Kişinin gönlündekileri ifâde eden, sırlarını açığa vuran onun gözüdür. Hattâ aşk söz konusu olduğunda göz dilden de etkilidir. Bir başka deyişle, bir iletişim unsuru olarak gözler hem “mesaj alıcı” hem de “verici”dirler. Mesaj alıcı olarak inanılmaz bir hızla beyine, bir diğer insanın cinsiyeti, eni-boyu, yaşı, rengi, sosyal konumu ve yansıttığı ruh hâli konusunda bilgi gönderirler. Diğer taraftan, bir insan, bakışını bir nesneye ya da başka bir insana yöneltip duruyorsa, o nesneye veya o insana “sahip olma arzusu”nu dışa vuruyor demektir. Nitekim, baktığı kişiye ya da nesneye duyduğu “ilgi” oranında insanın gözbebekleri büyümektedir. Gözbebeklerinin bilinçsiz olarak büyümesi, haz veren, hoşa giden bir nesneye bakışta sık görülen bir belirtidir.

Birbirini tanımayan iki insanın göz göze iletişimi sürdürmeleri, karşı cinsten olanlar arasında “cinsel içerikli ilgi ve sevgi” mesajı olarak kabul edilmiştir. Özellikle kadın-erkek ilişkilerinin kısıtlı olduğu geleneksel toplumlarda, birbirlerine duyduğu ilgiyi açıkça söyleyemeyen kadın ile erkek arasında “göz iletişimi” en sık kullanılan dildir.

“Birbirlerine baktıkları zaman sanki bu duyguları, topluma, koşullara, çevreye aldırmadan birbirlerine açıklıyorlar, bakışlarıyla konuşup anlaşıyorlardı:

-“Olabilir mi?”

-“A, elbette! Niçin olmasın?”

Göz göze gelindikten sonra iletişimi sürdürmek için gereken ilk mesaj yine gözlerle verilir. Göz göze bakışmanın gözler kaçırılmadan sürdürülmesi, iletişimin devamı için gerekli olan “evet”; gözlerin kaçırılması ise iletişimin kesildiğini belirleyen “hayır” anlamına gelir. Verilen mesaj “evet” ise, göz göze durumu sürdürülürken bunu diğer sözlü ya da sözsüz mesajlar izler. Birbirine yabancı iki karşı cins göz göze iletişimi sürdürmekte kararlıysa, birbirlerine aynı anda değil, aralıklı olarak bakarlar. Bu durumda ise; iki taraftan biri diğerini çekici bulur ve iletişim kurmak istediğinde, ara sıra göz göze gelmek için özen gösterir. Göz göze gelindiğinde ise hafifçe gülümseyerek beğenisini gösteren bir mesaj verir. Karşı cinsler arasında göz göze iletişimin aşılıp sözlü iletişim aşamasına geçilmesi kimi kez üç - beş dakika içinde gerçekleşir, kimi kez aylarca, yıllarca sürer.

Bakışlarla Kur Yapmak

Bazen bir kadın ve bir erkek tanışır ve hiçbir şey olmaz; buna karşılık bir başka kadınla bir erkek tanışır ve birden şimşekler çakar. Peki insanların belirli bir zamanda çekim hissetmesine ve/veya cinselliği düşünmelerine sebep olan nedir?

Desmond Morris’e göre cinsellik, cinsiyeti belirleyici işâretler tarafından harekete geçirilir. Cinsiyeti belirleyici işâretler ise, karşıdakinin kişi olarak değil, ‘kadın’ veya ‘erkek’ olarak cinsel özelliklerinin vurgulanmasıdır. Cinsel farklılığı belirten her özellik dikkatimizi çeker. Nitekim yapılan araştırmalar, cinsel olarak bir işâret alan erkek ve kadının göz bebeklerinin büyüdüğünü ortaya koymuştur.

Kadınların ‘kur yapma davranışlarını yansıtan işâretler erkeklerden çok daha fazladır. Kadınlar, kur yapma davranışları konusunda erkeklerden çok daha duyarlı; ‘flörtle ilgili ipuçları’nı yakalamada ve vermede defâlarca daha üstün ve dikkatlidirler. Öyle ki bazı kur yapma davranışları ‘açık’ ve ‘belirli’ olduğu halde, bazıları kesinlikle farkına varılmadan verilen ‘silik’, ‘belirsiz’ veya ‘örtük’ işâretlerdir.

Kur olayının sıralaması hep aynıdır: Bak, konuş, dokun, öp ve ...

Cinsel açıdan ilgi duyduğu birisiyle karşılaşan kişinin ilk tepkisi, “uzun süreli göz temâsı”dır. Karşıdaki kişinin bakışlara karşılık verdiği düşünülürse, bunu bedensel olarak daha yakına gelme davranışı izler. Bundan sonraki aşamada kişi, hoşlandığı kimseye dokunmaya teşebbüs eder. Bu dokunma davranışı çok kısa süreli, tesâdüf görünüşlü, mâsum temâslardan cinsel ilişkiye kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılır.

Buna dayanarak denebilir ki uzun süreli göz temâsı veya ilgi duyulan kişiye “omuz üzerinden yöneltilen yan bakış” çok önemli bir flört ve kur davranışıdır; ve birçok filmde, cinsel çekiciliğini sergileyen kadın oyuncu tarafından erkeği baştan çıkartmak için kullanılmaktadır. Bir insanın üzerindeki bir bakışı hissetmemesi ise çok uzak bir ihtimâldir. Bu sebeple, izlenen kişi ya bakışlara bakışla karşılık verir veya kayıtsız kalır. Meselâ, saçları düzeltmek, kıyâfetine çeki düzen vermek, beden duruşunu dik duruma getirmek için mideyi içeri çekmek, göğüsleri öne çıkarmak, bakışın etkisinde kalmanın bir tezâhürüdür.

“Bilinçdışı sevişme” kavramını da burada anmak gerekir. Evlilik terapisti Erhan Özden diyor ki: “Bilinçdışı sevişme, karşı cins tarafından onaylanma isteğinin aktüel halidir. İki kişi de bilir aradaki ilişkiyi ve ikisi de birbirinin aradığını verir. Bu karşılıklı “alma ve verme”nin ikisi de adını koyamaz ama buna "aramızda tuhaf bir şey var" der. Tarafların arasında çok gizli bir mesajlaşma vardır. Havaların sıcak olduğunu konuşurlar ama aslında ikisi de karşı tarafın “ne”den beslendiğini bilir ve tam olarak onu sunar karşıya. İki aynanın karşılıklı konduğu zaman görüntünün farklı kareler içinde sonsuza kadar gitmesi gibi. Aslında bu paylaşım fiziksel cinselliğin de ötesindedir…”

Sözel mesajlarımızı kontrol altında tutsak da bakışlarla, gülümseyişlerle ve satır aralarında verilen mesajları kontrol etmek oldukça zordur. Zihin henüz “neler oluyor bana?” sorusunu sormadan önce duygular birine kapılıp gidebilir ve biz neredeyse fark edemeden bu çekimin etkisiyle karşı tarafla “iletişimimizi düzenleriz”. Sonra başımıza dert açmaması için, karşı cinsle ilişkilerde ne tür mesajlar alıp verdiğimize ilişkin farkındalık geliştirmek yerinde olacaktır. Aksi halde “Gözlerime bir baktın, baktın ah! Beni yaktın, ben sana ne yaptım ki beni yalnız/öksüz bıraktın” diyen şarkıyı yaşamak işten bile değildir…

30 Eylül 2011 Cuma

AŞKI BİZ Mİ YARATIRIZ? "AŞKTA PYGMALİON ETKİSİ"


“Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak bütün dünyayı dışarıda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir"
Orhan Pamuk
Aşk, çoğu insan için hayatın tadı tuzudur. Hayatı renklendiren, anlamlandıran, içimizi ısıtan ama bazen de çekilmez hale getiren, karmaşalı ve sancılı bir duygu fırtınasıdır aşk…
Aşk, en temelde bizim “yakınlık” ihtiyacımızla ilgili bir olgudur. Kişi bu ihtiyacı derinden hissettiğinde aşka hazır, açık hale gelir. Çevresindeki potansiyel adaylardan birine, ilk fırsatta bu duyguları hissetmeye başlar. Yani içinde büyüyen aşkı ona yansıtır. Çoğu kez bunun karşıdaki kişiden kaynaklı olduğunu düşünürüz. Yani “O, öyle güzel, özel ve farklıydı ki gönlüm ona akıverdi, aşık oldum” denir. Eğer bunun sebebi gerçekten muhatabın çok güzel, özel ve farklı olması olsaydı, onu gören herkesin O’na aşık olması gerekmez miydi? Bunca insanın kayıtsız kaldığı, hatta bazen “Ne buldun O’nda? Anlamıyoruz” denilebilen kişilere de delice aşık olanlar varsa eğer, bunun sırrı maşukta değil aşığın kendisindedir.

Aşkta Pygmalion Etkisi
Bizim beklentilerimiz ve yansıttıklarımız, karşımızdakini algılama biçimimizi ciddi şekilde etkiler. Biz adeta sevdiğimizi kendi zihnimizde “yeniden” yaratırız. Bu anlamda aşk aslında kişinin kendi içsel sürecidir.
Yunan mitolojisindeki Pygmalion’un öyküsü de bu gerçeği sembolize eden çok vurucu bir mittir.
Hikayeye göre Kıbrıs adasında Amathontus’da Pygmalion adında bir heykeltıraş yaşardı. Bu adam mesleğine aşıktı. En büyük zevki yaptığı heykelleri seyretmek ve onlar arasında zaman geçirmekti. Pygmalion, bir gün fildişinden çok güzel bir kadın heykeli yaptı. Bu heykel o kadar güzel, o kadar gönül alıcı oldu ki heykeltıraş yaptığı bu heykele aşık oldu.
Onu candan sevdi. Ancak ruhu olmayan heykel, Pygmalion’un sevgisine karşılık veremiyordu.
Aphrodite bu dertli aşığa merhamet etti ve heykeli canlandırdı. Pygmalion da aşkına böylece karşılık bulmuş oldu.
İşte efsanedeki Pygmalion gibi, insanoğlu/insankızı da çoğu kez sevdiğini kendi yaratır. Ona ideal nitelikler atfeder, sonra da bu ideal özelliklere hayran/aşık olur.
İnsan aşıkken sevdiğinin en basit yönlerini bile gözünde büyütüp abartmaya başlar. Onları zorlarsak sevdikleri kişinin olumsuz yönlerinin elbette bir listesini yapabilirler. Ancak ya bu algıları görmezden gelir ve bastırırlar ya da kendilerini bu kusurların benzersiz ve çekici olduğuna inandırırlar.
Oysa sevgiliye değer kazandıran, “dünyanın en güzeli ve iyisi” olması değil; sizin sevgiliniz olmasıdır. Fiziksel ve ruhsal açıdan sevgilinizden daha üstün olan çoktur belki. Ama hiçbiri sizin sevgiliniz gibi değildir. Öyle birine rastladığınızda aşkınızdan vazgeçip hemen “daha iyi” ve “daha güzel” olana yönelmezsiniz. Çünkü onu değerli ve önemli kılan, sizin aşkınızdır.
 Gerçekten de kimi aşıklar neredeyse sevdiklerine kusurları yüzünden tapar. Örnek mi? Buyurun:
Genç adam: “2 yıllık evliyim. Eşim çok dik başlı, söz dinlemiyor, asi bir tabiatı var. Bu bana çok zıt, kaldıramıyorum. Onunla evlenerek hayatımın hatasını yaptım. Boşanmak istiyorum”.
Terapist: Evliliğinizin öncesine bir bakalım,  evlenmeden önce onu tanıma fırsatınız oldu mu?
Genç adam: Evet, birbirimize aşık olduk. 2 yıl flört ettikten sonra evlendik.
Terapist: Peki, eşinizin dik başlı biri olduğunu ifade ettiniz. Bunu evlenmeden önce hiç fark etmiş miydiniz?
Genç adam: Tabii, elbette.
Terapist: Peki bu durumla nasıl başa çıkmayı düşündünüz?
 Genç adam: O zaman bu inatçı, dik başlı tavırları bana cazip geldi ve ileride sorun olacağını hiç düşünmedim.
 Çoğu kişi aşıkken, apaçık gerçeği umursamayarak sevdiğinin olumlu özelliklerinin üzerine titrer. Olumsuz özellikleri de estetize ederek olumlu gibi algılamayı seçer. Buna göre patavatsız biri “açık sözlü”, özgüvensiz biri “hassas ve duyarlı”, bağımlı biri “deli gibi aşık” ve duyarsız biri “cool” olarak görülebilir ve bizzat olumsuz özelliklerinin kendisi kişiyi sevdiren unsurlar haline gelir. Buna “pembe lens” etkisi deniyor. Hayata ve özellikle sevilen kişiye pembe gözlüklerin ardından bakmamızı ve pespembe görmemizi sağlıyor. Tabii ki bu lenslerin ya da pembe gözlüğün etkisi ömür boyu sürmüyor, bir süre sonra o geçici körlük ortadan kalkıyor ve gerçeği, olduğu gibi görmeye başlıyoruz.
İşte tam bu noktada mantık uyanmaya başlıyor ve karşımızdakini yeniden değerlendiriyoruz: Bu noktada şapkasını önüne alıp düşünen kişi “Bana göre biri mi? Ben bu adamda/kadında ne buldum?” ya da “doğru kişiyi sevmişim, bir ömür onunla olmak istiyorum” denilebilir. İlkinde hüsran ve hayal kırıklığı varken, ikincide ise mutlu bir beraberliğin başlangıcından söz edebiliriz. Aşkın sonu çoğunlukla sürprizli biter. Acı sürprizlerden uzak olmanız dileğiyle…

1 Eylül 2011 Perşembe

SİZİN AŞKINIZ HANGİSİ?





Tarihin çözülemeyen en eski meselelerindendir aşk. Kime, ne zaman, neden aşık oluruz? Aşkın ömrü ne kadardır? Herkes aynı biçimde mi aşık olur yoksa aşklar da insanlar gibi farklı farklı mıdır? Eski Yunanlılar da aşkın türleri üzerine oldukça kafa yormuşlardır. Aşkın çeşitli evrelerini incelerken de bu literatürden yararlanabiliriz. Bakalım sizin aşkınız hangisi?

1. Eros

Hani Eros okunu atıverir ve insanın gözü bir anda “sevgili”den başkasını görmez olur. Tam da “ilk görüşte vuruldum” denen duruma benzer. Kavram olarak Eros, çok özel bir eşe duyulan tutkulu, cinsel, erotik, eğlenceli ve yüksek enerjili bir aşktır. Muhtemelen Eros, şehvet ve romantizmin bir kombinasyonudur. Buna "tutkulu romantik tarz" da diyebiliriz. Böyle sevenler karşı cins ile ilişkilerinde denge ve uyum ararlar. İyi huylu gözüken bu insanın tutumu, eşini mutlu etmeye yöneliktir. İlişkilerde benimsediği yöntem konuşkan olmak ve eşi ile entelektüel bir düzeyde iletişim kurmaktır. Taraflar arasında çıkabilecek sorunları bütün yönleri ile tartışıp sonuç almaya çabalayacaktır.

Sevgi devam ettiği sürece eşine bağlı, ince düşünceli, nazik ve saygılıdır. Fakat eşi romantik jestlerine karşılık veremezse kaprisli, hüsrana uğramış ve canı sıkkın birisi olabilir. “Kapın her çalındıkça, “O mudur?” diyeceksin. Beni kaybettin artık, sen çok bekleyeceksin” sözlerine sahip şarkı büyük ihtimalle bu tarz bir aşkın yarattığı hayal kırıklığının ifadesidir.

2. Mania/Çılgın Aşk

Saplantılı, kıskanç, mantıksız, sahiplenici ve bağımlı aşktır. “Ya benimsin, ya toprağın”, “Kan tükürsün adını candan anan dudaklar, sana benim gözümle bakan gözler kör olsun” yaklaşımı manik aşka örnek verilebilir.

Eski Yunan dilinden alınan "Mania" tipi aşka, "deli gibi aşk" adını verebiliriz. Sevdiğine her şeyi ile sahip olmak isteyen sahiplenici bir sevgi türüdür. Aşkın çeşitleri içinde en tutkulu olan ve en yoğun duygular taşıyanıdır. Böyle birisi “çılgın aşık” olur. Gizlilik, karışıklık ve duygusal incinmeleri kapsayan ilişkisinde şiddetli arzular duyar. İlişkiye başlarken karmaşık ve dalgalı duygular içindedir.


3. Ludus/Oyuncu Aşk

Latince oyun anlamına gelir. Şakacı, uçarı, bağlantısız ve sorumsuz aşktır. Bu aşıklar aynı zamanda birden fazla kişiyi sevebilirler. Onlar için aşk bir tiyatro, bir sanat biçimidir. Bu tür, eğlencenin eşlik ettiği yumuşak bir şehvet versiyonu gibidir. “Her çiçekten bal alırsın, her gördüğünle kalırsın, sen kendini ne sanırsın? Belki bir gün uslanırsın, gönül” şarkısında anlatılan, muhtemelen oyuncu bir aşıktır.

Aşkın bu türünü yaşayan kişi karşı cinsle ilişkilerinde içinde romantizm bulunan serüvenler arayacaktır. Heyecan ve tat sunan ilişkileri benimseyecektir. Böyle bir tarzı hayalinizde canlandırmak için Don Juan'ı düşünün. Kısacık sürelerle çok derinden seven, heyecan duyan ama gönlünü başka birine kolayca kaptıran kişiliktir.

Aşırı bir romantik ve yüksek düzeyde idealisttir. Ardı ardına sıralanan ve bitmeyecek gibi gözüken romantik ilişkilere yönelecek ve bunlarda, aramakta olduğu ideal prens veya prensesi bulduğuna inanacaktır. Bulacağı eşi idealine uyacak tarzda birisi çıkmayınca, bu durumu kabullenip katlanmak yerine yoluna başkası ile devam etmeyi deneyecektir. Bu insan muhtemelen tek eşle yetinen birisi olmayacaktır.


4. Storge/Doğal Sevecenlik

"Doğal Sevecenlik" adını verebiliriz. Bir bağlılık biçimidir. Bu insanın dış görünüşündeki içtenlik ve sıcak samimiyet başka insanları kendine çekmeye ve hayran bırakmaya neden olur. Karşı cins tarafından ilgi görür ve pohpohlanır. Hayranları ona hak ettiği karşılığı vermekte zorlanmazlar.

Böyle olan kişi bir ilişkiye öncelikle evlilik amacı ile değil fakat romantizm için girebilir. Sevgisini fiziksel sevecenlik ve duygusal destekle gösterir. Karşı cins ile ilişkiye girdiği zaman partnerine güçlü ve derinden bağlanan birisidir. Yaşamını ender olarak yalnız ve eşsiz olarak geçirir.

Tüm benliği ile ve tamamen aşık olsa ve söz vermek durumunda kalsa bile çevresindeki hayranlarını göremezlik edemeyecektir. Bu arada başkalarına flörtöz davranması eşini sevmediğini ve ona ihtiyacı kalmadığını göstermez.

Kendini başkaları tarafından daima beğenilen, sevilen ve takdir edilen birisi olarak hissetmek doğasının gereğidir. Onaylanma, beğenilme ihtiyacı çok baskındır. Ama unutulmaması gerekir ki insanlar bu tarz birine her zaman hoşgörü ile bakamazlar. Bu durumda kıskançlık yüzünden zor durumlar yaşanabilir. Bir Suat Sayın bestesinde denir ki: “Ne olur kimseye bakma, Gizli sırlarımı sakla, beni hasretle kucakla, Başka bir şey istemem”. Sevilenin başkalarına olan ilgisinin tam olarak kesilmemesi karşı tarafı fazlasıyla üzecektir.


5. Pragma/Mantıklı Faydalı Aşk

Pragma iş gören, pratik gibi anlamlara gelir. Mantıklı bir aşk düzeyini gösterir. Uyuşma ve sağduyuyu temel alır. Pragmatik aşığın ilişkilerinde en azından başlangıç safhalarında tedbirli, soğukkanlı ve çekingen bir durum göze çarpar. Karşı cinse olan ilgisini mesafeli olarak ortaya koyar. Zaman geçip karşılıklı sevgi geliştikçe aradaki mesafe bir dereceye kadar azalır ama tamamen ortadan kalkacağı söylenemez.

Bu insanın yakın ve özel ilişkilerinde bile duyguları heyecan uyandıran ihtiyaçları konusunda nadiren konuşacak ve zaman zaman kendisi bile bundan habersizmiş gibi davranacaktır. Bu tarzdaki insan partnerine karşı olan hislerini saklı tutacak ve açıklamaktan kaçınacaktır. Bu davranış romantik ilişkilerde başlı başına bir sorun olabilir. İlişkide kaygılandığı ve önem verdiği ilk önemli nokta sosyal mevkidir. Bu nedenle derin ve tutkulu bir aşk yerine kendi sosyal mevkisine destek olacak ve bir oranda katkı sağlayacak eş arayacaktır. Maddi durumu iyi olan, entelektüel veya işinde ün yapmış, başarılı ve iyi bir aileden gelen bir aday bu insanı çekecektir.

Pragmatik aşıklar aşırı fedakarlık ya da girişimde bulunmazlar. Bu yönüyle pragmatik aşka bildiğimiz anlamda “aşk” demek zordur. Onlar için ilişkinin özü, arkadaşlıktır.


6. Agape/Cömert ve Şefkatli Aşk

Agape tarzı aşk yönelimine "cömert ve şefkatli" aşk biçimi diyebiliriz. Böyle yapıda olan insanlar karşı cins ile özel ilişkilerinde hassas, sevecen ve kendini feda eden bir doğa gösterirler. Ayrıca, bir eş olarak da son derece sadık birisidir. Nazik, bencil olmayan, sorumluluk sahibi, özverili ve ruhsal bir aşktır. Bu aşıklar hislerini tutku olarak değil de yüce bir misyon gibi kabul ederler. Aslında tam olarak peşinde olduğu şey ebediyen sürecek yüce ve ruhsal bir birleşmedir. İlişkilerinde beklentisi yüksek düzeydedir. Ama, bunlar çoğunlukla saf ve temiz fanteziler, romantik edebiyattan ve filmlerden etkilenen hayaller şeklindedir.

Eğer, sahip olduğu eş ideal olandan daha az özelliklere sahip birisi çıkarsa, bu insana hayalinde yaşattığı imajı yerleştirip fantezi dünyasında yaşamaya devam edecektir. Böyle olan birisi her çeşit insan ile mantıksal bir beraberlik kurabilir. Yakınlarında hazır bulunan, tanıdığı ve sevilmeye gerek duyan birisi ile ilişkiye başlayabilir. Aşkın sakinleştirici, yatıştırıcı ve iyileştirici etkisinden zevk alacaktır. Aşkını, partnerinin istenmek ve sevilmek ihtiyaçlarını karşılamaya adayacaktır. Onun için aşkın gücü sihir gibidir. Barış ve içsel huzur vererek umutsuzluğa düşmenin getireceği acıları yok eder.

İnsanlar gibi aşkı yaşama biçimleri de çeşit çeşit… Peki sizinki hangisi?

"BİR DARGIN BİR BARIŞIĞIZ"


Latife/BELÇİKA


Merhabalar Rukiye Hanım. Ben 24 yaşındayım, erkek arkadaşım 29. Biz 3 sene önce tanıştık. Aynı kasabadanız. Ailemle onun ailesinin ticari anlamda alışverişleri var. Bir yaz Bodrum’da onların yazlığında tatil yaptık. Onu orada daha iyi tanıma şansım oldu.


Diğer iki yıl da çok güzel geçti, sevgi, aşk dolu ama ara sıra kavgalar oluyordu...


Ben artık resmiyete dökülsün istiyordum. Evlenme planları yapmaya başladık. O ailelere açılma konusunda adım atmadı. Ben de bu yüzden ona çok baskı yaptım.


Çok üstüne gittim, artık ben ona on adım atıyorsam o bana bir adım atıyordu.


Sonra 2011 martında bana dedi ki: “Bana biraz huzur ver, zaman istiyorum herşeyi daha aydınlık düşünmek için.” “Peki sevgin mi azaldı?” dedim. Cevabı “galiba evet” oldu.


Bir süre görüşmedik. Çok üzgün ve mutsuzdum.


Bu dönemde bir psikologa gittim, mutsuzluktan 9 kilo verdim, işe gidemedim... Anlayamıyordum ne oluyor diye? Hayallerim yıkıldı. Ve aynı kasabadan oluşumuz, ailelerin durumu bilmeleri, kafamda pek çok soru işaretine yol açtı…


Bir ay kadar sonra görüşebileceğimizi söyleyen bir mesaj attı ama bundan sonra yine bana cevap vermemeye başladı. “Yoğunum, müsait değilim” deyip geçiştiriyordu.


Birkaç hafta sonra görüştük. Çok soğuk davrandı bana, 10 kez tekrar denemeyeceğini söyledi, Ben çok ilgi istiyormuşum, bu onu bunaltmış.


O günden sonra defalarca buluşmak için sözleştik ve defalarca beni sudan bahanelerle atlattı, gelmedi… En sonunda yine atlatmak isteyince “artık gerek yok” dedim ve bir daha görüşmedik.


Haftaya cuma ben izine Türkiye’ye gidiyorum ve maalesef helalleşmedik bile… Şimdi ne yapmalıyım ben? Elimden geleni yapmaya çalıştım ama nafile...


Çok mutsuzum, uyku yok, iştah yok, konuşamıyoruz ve en kötüsü tatilim zehir olacak.


Acaba benim bitirdiğimi mi düşünüyor, bunu kabullenmek işine mi gelmiyor? Ya da benden nasıl o kadar emin olabiliyor “ben nasıl olsa bunun gönlünü alırım” diye? Çok çaresizim.


Bana yardımcı olabilir misiniz? Zaman ayırdığınız için çok ama çok teşekkür ederim.


Sevgilerimle…




Merhaba Latife Hanım. Uzun ve sarsıntılı bir ilişkiniz olmuş. Açıkçası karşı tarafın davranışları hiç güven vermiyor. İlişkilerde genellikle bir tarafın kalbi diğerine göre daha soğuktur. Bir taraf fazlaca ilgi gösterdiğinde yani sizin deyiminizle "10 adım geldiğinde", diğer taraf maalesef buna aynı şekilde karşılık vermiyor, aksine üstüne bir rahatlık geliyor ve umursamazlıklar, ihmaller başlıyor.

Bu ilginiz onu belli ki hem şımartmış hem de bunaltmış. Son zamanlardaki davranışları da bunu doğruluyor.

Bu saatten sonra bu ilişki devam etse bile hep sizin çabanızla, gözyaşınızla, sabrınızla yürüyecek. Bu da sizi çok yıpratır. Eğer sağlıklı devam etsin istiyorsanız tamamen çekilmeniz gerekir. Eğer siz çaba göstermediğinizde bitecekse, aslında çoktan bitmiştir.

Yok eğer aklı başına gelir de çaba gösterirse o zaman ilişkinizi kurtarmak için ona bir fırsat vermiş olursunuz.

Doğrusu şu ana kadar yeterince şans tanımışsınız. Kendi hayatınızın geleceğini onun keyfine bırakamazsınız. Böyle sürüncemede kalması ruhen çok yıpratıcı. Karar sizin elbette ancak ruhsağlığınız adına acilen bu ilişkiyi sonlandırıp kendi yolunuzu çizmenizi öneririm.

İlerleyen zamanda daha kötü olursanız mutlaka iyi bir psikologdan psikolojik yardım alın. Terapiler ancak uzun vadede ve düzenli devam edince sonuç verir.

Hoşçakalın.
Rukiye KARAKÖSE


5 Ağustos 2011 Cuma

TV PROGRAMI

Ramazan içerisinde konuk olduğum "Bir Başka Ramazan" adlı programın linki:

1. BÖLÜM
http://www.hilaltv.org/yeni/izle.php?id=4609

2. BÖLÜM

http://www.hilaltv.org/yeni/izle.php?id=4608

İyi seyirler...

8 Haziran 2011 Çarşamba

DERT BENDE DERMAN NERDE?


“Dert bende derman sende, aşk bende ferman sende…” Çok sevilen/sevdiğim bir şarkıdır. Şarkılar da zaten genelde dertten, ayrılıktan, sıkıntılardan bahseder. Malum, hepimizin dertleri var. Dertsiz kimse yok gibi…

Buddha diyor ki; “Yaşamak, acı çekmektir. Doğum, yaşlılık, hastalık, ölüm; sevdiğine, dileğine kavuşamama ya da sevmediğinle birleşme hep acı çekmektir. Kısacası, kişiliğin ilk temeli, acı çekmektir.'' Bu gerçek ortaya konduktan sonra acının nedenleri araştırılır. Buddha'ya göre acı çekmenin nedeni, istekler ve tutku dolu bekleyişlerdir.

Dertlere bakış açısı değiştirilmeli. Onlarla iyi geçinilmeli ki yaşamak bir ceza haline gelmesin. Mevlana ise bunu şöyle izah eder:

“Gönüllerimizde bulunan ve bizi rahatsız eden gamlar, kederler hep bizdeki sahip olma hırs ve tamahının fırtınasının kaldırdığı tozdan meydana gelir.

Bu kökümüzü söken kederler, ömrümüzü biçen orağa benzerler. “Böyle mi olacak, şöyle mi olacak” gibi düşünceler de şeytanın gönlümüze düşürdüğü vesveselerdir.

Bil ki her sıkıntı ve hastalık ölümden bir parçadır. Eğer çaresi varsa, ölümün bir parçasını kendinden kov!

Madem ki ölümün bir parçasından bile kaçamıyorsun; heva ve hevesi bırakamıyor, bir takım vesveselerle adeta hasta oluyorsun, bil ki onun hepsini, yani ölümü bir gün başından aşağıya dökecekler!

Eğer ölümün bir parçası sana tatlı geliyorsa; ölünce Allah’a kavuşacak olma düşüncesi seni sevindiriyorsa, bil ki Allah ölümü de sana tatlılaştırır.

Dertler ölümün elçisi olarak gelirler. Ey kendini beğenmiş kişi, ölümün elçilerinden yüz çevirme, onlarla iyi geçin ki ölüme de alışmış olasın.

Tatlı bir hayat süren, refah içinde yaşayan kimse sonunda acı ölür. (Çünkü alışılmış şeylerden ayrılması güç olur). Bedenine tapan, yani nefsinin her arzusunu yerine getiren, canını kurtaramaz.

Nasıl ki koyunları kırdan sürer getirirler; hangisi daha besili ise onu keserler.”

Dünyanın dertsiz, tasasız bir yer olabileceği varsayımından hareketle, insan başına gelen sıkıntılara aşırı tepki verir. Bir yere kadar üzülmek, sıkıntı hissetmek normaldir evet… Ancak bizler, sanki hal-i hazırdakinin aksi mümkünmüş gibi, sanki dertsiz sıkıntısız bir dünya hayatı olabilirmiş gibi başımıza gelen sıkıntılara, yolumuzu kesen eşkıya muamelesi yapıp fazlaca bozuluyoruz.

Üzüldüğümüze üzülüyor, kaygılandığımız için yine kaygılanıyor, sıkıldığımızdan dolayı yine sıkılıyoruz. “Her şey beni bulur, benim yüzüm gülmeyecek mi, bir gün görmeyecek miyim?” diyerek içimizde sitemler büyütüyoruz. Halbuki bu dertler, dünya hayatının geçiciliğine ve tat vermeyen, kişiyi öte aleme hazırlayan doğasına dikkat çekmektedirler. Bu sıkıntı ve kederler, hayatı ve ölüm gerçeğini ve ikisi arasındaki akışı daha net kavramamız için konmuş trafik işaretleri, yön levhaları gibi okunabilir. İşaretleri iyi okuyup, kaybolmadan menzile varabilmek dileğiyle…

13 Ocak 2011 Perşembe

Yeni Kitabımız: "MEVLANA; RUHSAL TERAPİLER"

Yeni kitabımız Yediveren Yayınları'ndan çıktı:
Hz. Mevlânâ, sadece yaşadığı dönemdeki insanlar için değil, günümüze kadar farklı din, mezhep, millet, meşrep ve yaştan sayısız insanı iyileştirmiş evrensel bir şifâcıdır. Dünyanın dört bir yanından Hz. Mevlânâ’ya yönelenler, ondan aşkı öğrenmek istemenin yanı sıra, varoluşsal, manevî ve psikolojik sorunlarına da çâreler aramaktadırlar. Hz. Mevlânâ onlar için hem aşkın peygamberi hem de ruh sağlığı uzmanı veya psikoterapisttir. İnsanı yargılamadan, incitmeden, olduğu gibi kabul eden, kucaklayan, gözyaşlarını silen, sırtını sıvazlayan, başını okşayan, sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhametle yaklaşan bir terapist.

YAZARLAR: Şaban KARAKÖSE-Rukiye KARAKÖSE