14 Kasım 2010 Pazar

KADIN GÖZÜYLE OTEL KAHVALTILARI


İşim sebebiyle yurt içinde sık sık seyahat ediyorum. Kızımdan fazla ayrı kalmamak adına çalışmamı olabildiğince kısa süreye sığdırmak zorundayım. 24-48 saat içinde bir başka şehre gidip, eğitim verip, görüşmelerimi yapıp dönmeye çalışıyorum. Bu bazen ayda 3-4 şehir ediyor. Hızlı gittiğimden bazen hikayedeki* gibi “ruhum geride kalıyor”. Hatta sabah uyandığımda bir an için otelde miyim, evde miyim diye tereddüt ettiğim oluyor, düşünün artık… Geçenlerde fark ettim ki otel kahvaltıları konusunda epey gözlemim birikmiş.

“Neden otel yemekleri değil de kahvaltıları?” derseniz şundan: Efendim, gün boyu seminer salonu ve civarında olduğumuzdan yemekler dışarıda yeniyor ama kahvaltı mutlaka otelde yapılıyor.

Otel kahvaltılarının sunumu, tarzı, müşteri üzerinde bıraktığı etki açısından ise bazı ortak özellikleri var. Mesela çok çeşidin olduğu beş yıldızlıların kahvaltıları tüketicinin iştahını kabartsa da genel itibariyle soğuk bir his uyandırır. Bir kere kahvaltılıklar 64 çeşit de olsa 164 çeşit de olsa, insanın yiyebileceği miktar sınırlı. İstesek de hepsini tatmak mümkün değil, hatta gerekli de değil. Ne kadar karışık beslenirsek mideyi o kadar yormuş oluyoruz. Ayrıca fabrikasyon bir şıklıkla sunulan bu yiyeceklerin “ruhu” yok gibi… Oysa bir dost kahvaltısında yediğiniz peynir ekmeğin bir ruhu vardır, sıcaklığı vardır ve zaten o kadar “yeterli”dir ki öyle 100 küsur çeşidi aratmaz size…

Küçük bir dükkanda ya da mesela Mado’da yediğiniz su böreğinin de yerini tutmaz oradaki onlarca çeşit poğaça, börek. Sanki “al işte, sana bilmem kaç çeşit sunuyorum, daha da mı memnun olmayacaksın, tüketici memnuniyeti için ne gerekiyorsa yapıyoruz, eksiğimizi bulamazsınız” diyor gibi… Güzel fakat soğuk bir kadın gibi… Yani gerekli şartları sağlıyor ama muhatabında bir sıcaklık, aşinalık, bir tatmin uyandırmıyor.

Bir de aşçıları izlerim eğer dolaşıyorlarsa. Sabah eğitime yetişebilmek için genelde kahvaltının başlangıç saati olan 7.00-7.30 gibi vakitlerde restorana indiğimizden ilk hazırlıklarla beraber aşçının garsonları yönlendirmesi ya da hazırladığı büyük kayık tabaklardaki malzemeyi onlara aktarmasına denk geliriz. Kimi neşelidir, yaptığı işten zevk alır. Butik bir otelse bu, kendi evi gibi hizmet eder, “günaydın” der, biz sormadan “birazdan kızarmış patates hazır olur” der. Evin annesi gibi hissederim onu. Çeşit daha azdır, daha mütevazıdır ama daha sıcaktır. Zaten evde de olsak daha az çeşit bir şey seçtiğimiz için iyi hazırlanmış az ve öz çeşide sahip bir butik otel kahvaltısı insana kendini evinde hissettirir.

Kimi aşçı da asık suratlı ve gergindir. Görevini eksiksiz yapmıştır ama sanki mutsuz bir ev kadını çocuklarına sofra kurmuş gibi hissettirir insana. Çeşidi az ya da çok, fark etmez. Ortam şık ya da salaş, fark etmez. “Görevim size yiyecek hazırlamaktı, yaptım. Yiyin işte, ne istiyorsunuz?” der gibidir tavrı. Belki sıkıntısı vardır, bilemeyiz. Ancak turizm, müşteri memnuniyetinin en üst düzeyde olması gereken bir sektör. O yüzden de müşteri başka alanlarda tolerans gösterebilse de turizmde asık suratlı bir “anne”, kabul görmez…

Bana kalırsa en güzeli kendi evimde ya da dostlarımın evinde yaptığım kahvaltılardır. Sade, mütevazı ve sıcak… Haklarını yemeyeyim, kimi arkadaşlarımın hazırladığı kahvaltılar Dedeman’ınkinden daha güzel olabiliyor. Allah için becerikli kadınlar ama o mükemmelliğin ve zenginliğin içinde bile yine sevgiyle yapıldığı belli oluyor ve yerken insana huzur veriyor. “Ev” kavramının yansıttığı sıcaklık ve huzur, galiba biraz da sofralarda gizli…



*Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.


Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? "Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.”