14 Kasım 2010 Pazar

KADIN GÖZÜYLE OTEL KAHVALTILARI


İşim sebebiyle yurt içinde sık sık seyahat ediyorum. Kızımdan fazla ayrı kalmamak adına çalışmamı olabildiğince kısa süreye sığdırmak zorundayım. 24-48 saat içinde bir başka şehre gidip, eğitim verip, görüşmelerimi yapıp dönmeye çalışıyorum. Bu bazen ayda 3-4 şehir ediyor. Hızlı gittiğimden bazen hikayedeki* gibi “ruhum geride kalıyor”. Hatta sabah uyandığımda bir an için otelde miyim, evde miyim diye tereddüt ettiğim oluyor, düşünün artık… Geçenlerde fark ettim ki otel kahvaltıları konusunda epey gözlemim birikmiş.

“Neden otel yemekleri değil de kahvaltıları?” derseniz şundan: Efendim, gün boyu seminer salonu ve civarında olduğumuzdan yemekler dışarıda yeniyor ama kahvaltı mutlaka otelde yapılıyor.

Otel kahvaltılarının sunumu, tarzı, müşteri üzerinde bıraktığı etki açısından ise bazı ortak özellikleri var. Mesela çok çeşidin olduğu beş yıldızlıların kahvaltıları tüketicinin iştahını kabartsa da genel itibariyle soğuk bir his uyandırır. Bir kere kahvaltılıklar 64 çeşit de olsa 164 çeşit de olsa, insanın yiyebileceği miktar sınırlı. İstesek de hepsini tatmak mümkün değil, hatta gerekli de değil. Ne kadar karışık beslenirsek mideyi o kadar yormuş oluyoruz. Ayrıca fabrikasyon bir şıklıkla sunulan bu yiyeceklerin “ruhu” yok gibi… Oysa bir dost kahvaltısında yediğiniz peynir ekmeğin bir ruhu vardır, sıcaklığı vardır ve zaten o kadar “yeterli”dir ki öyle 100 küsur çeşidi aratmaz size…

Küçük bir dükkanda ya da mesela Mado’da yediğiniz su böreğinin de yerini tutmaz oradaki onlarca çeşit poğaça, börek. Sanki “al işte, sana bilmem kaç çeşit sunuyorum, daha da mı memnun olmayacaksın, tüketici memnuniyeti için ne gerekiyorsa yapıyoruz, eksiğimizi bulamazsınız” diyor gibi… Güzel fakat soğuk bir kadın gibi… Yani gerekli şartları sağlıyor ama muhatabında bir sıcaklık, aşinalık, bir tatmin uyandırmıyor.

Bir de aşçıları izlerim eğer dolaşıyorlarsa. Sabah eğitime yetişebilmek için genelde kahvaltının başlangıç saati olan 7.00-7.30 gibi vakitlerde restorana indiğimizden ilk hazırlıklarla beraber aşçının garsonları yönlendirmesi ya da hazırladığı büyük kayık tabaklardaki malzemeyi onlara aktarmasına denk geliriz. Kimi neşelidir, yaptığı işten zevk alır. Butik bir otelse bu, kendi evi gibi hizmet eder, “günaydın” der, biz sormadan “birazdan kızarmış patates hazır olur” der. Evin annesi gibi hissederim onu. Çeşit daha azdır, daha mütevazıdır ama daha sıcaktır. Zaten evde de olsak daha az çeşit bir şey seçtiğimiz için iyi hazırlanmış az ve öz çeşide sahip bir butik otel kahvaltısı insana kendini evinde hissettirir.

Kimi aşçı da asık suratlı ve gergindir. Görevini eksiksiz yapmıştır ama sanki mutsuz bir ev kadını çocuklarına sofra kurmuş gibi hissettirir insana. Çeşidi az ya da çok, fark etmez. Ortam şık ya da salaş, fark etmez. “Görevim size yiyecek hazırlamaktı, yaptım. Yiyin işte, ne istiyorsunuz?” der gibidir tavrı. Belki sıkıntısı vardır, bilemeyiz. Ancak turizm, müşteri memnuniyetinin en üst düzeyde olması gereken bir sektör. O yüzden de müşteri başka alanlarda tolerans gösterebilse de turizmde asık suratlı bir “anne”, kabul görmez…

Bana kalırsa en güzeli kendi evimde ya da dostlarımın evinde yaptığım kahvaltılardır. Sade, mütevazı ve sıcak… Haklarını yemeyeyim, kimi arkadaşlarımın hazırladığı kahvaltılar Dedeman’ınkinden daha güzel olabiliyor. Allah için becerikli kadınlar ama o mükemmelliğin ve zenginliğin içinde bile yine sevgiyle yapıldığı belli oluyor ve yerken insana huzur veriyor. “Ev” kavramının yansıttığı sıcaklık ve huzur, galiba biraz da sofralarda gizli…



*Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.


Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? "Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.”

4 Ekim 2010 Pazartesi

TV PROGRAMI


Zaman zaman çeşitli TV programlarına konuk oluyorum. Son olarak MPL TV'de Burcu Tuğaç'ın konuğu oldum. Kendisiyle ergenlik, internet bağımlılığı, erdemler ve karakter eğitimi, babalık eğitimi ve sorumluluk konularına değindiğimiz dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Linki burada:

http://vimeo.com/15533398 

3 Ekim 2010 Pazar

UÇANLARI VURMASINLAR


Yaz aylarında BKM Mutfak ekibinin oynadığı “Çok Film Hareketler”i izledim. Son skecine bayıldım, yazanı alnından öpmek istiyorum. Skecin adı “Uçanları Vurmasınlar”.

Özetle şöyle: Lisede bir sınıfta ders işlenirken dışarıdakiler de muziplik yapıyorlar. Sınıfın koridora bakan camlarının önünde bir grup genç İbrahim adlı karakteri elleri üstünde taşıyor, İbrahim de bir kolunu ileri uzatarak Süpermen gibi “uçuyor”. Camdan onu gören sınıftaki öğrenciler gülüyor ve öğretmen olayı fark edip dışarı çıkıyor. İbrahim dışındakiler kaçıyor. İbrahim havada asılı kalıyor ve uçabildiğini fark ediyor, kendi de şaşırıyor. Öğretmen onu azarlıyor. “Niye uçuyorsun sen? Okulun kurallarına (!) karşı geliyorsun!” diyor.

Ama beni mest eden kısım, bundan sonrası. Öğretmen İbrahim’i alıp uçar vaziyette müdürün odasına götürüyor. Yılmaz Erdoğan müdür rolünde. O kadar güzel canlandırmış ki tanımasak gerçek bir okul müdürü sanabiliriz. Müdür İbrahim’e şu hayat dersini veriyor: “Niye uçuyorsun oğlum? Arkadaşlarından geri kalırsın. Daha da kötüsü, arkadaşların senden geri kalır. Senden geri kalınca da sana gıcık olurlar. Çünkü sanki sen ilerde değilmişsin de ilerdeymiş gibi yapıyorsun gibi gelir onlara” diyor.

Bunu izlediğimde sarsıldım. Zaten bildiğim, zaman zaman da şahit olduğum insana dair bir gerçeğin bu kadar çıplak ifade edilmesi sarsıcıydı çünkü. Gerçek bu kadar yalındı aslında: “Senden geri kalınca sana gıcık olurlar”.

Gerçek yaşamdan bir kare: Karneler alınmıştır. Küçük kız ilkokul ikinci sınıftadır, teşekkür almıştır. O gün ikindi vakti sokağa çıkar, yaşıtı olan arkadaşlarıyla oyun oynamak için yanlarına yürürken içlerinden biri ona bakıp “aman be, biliyoruz iyi ki bir teşekkür aldın!” diye haykırır. Küçük kız şoke olur, çünkü sadece oyun oynamak için onların yanına gitmektedir. Teşekkür aldığını o an unutmuştur bile. Başarmanın dışlanmaya sebep olacağını öğrendiğinde kalbi kırılır. Hayatın ne kadar acımasız, arkadaşların (onlardan ileri geçildiğinde) ne kadar haset olabileceği gerçeğiyle o gün tanışır.

Bir de fıkra: Gün olur harman olur, dünya biter ve ahiret yaşamı başlar. Bir gün cennet ve cehennemi gezmeye bir misafir gelir. Bir sorumlu da misafiri gezdirmeye başlar. Büyük bir meydana gelir bakarlar ki her şey dört dörtlük, herkes zevk-ü sefa içinde. Müdür: “İşte burası cennet” der misafire. “Peki ya cehennem?” deyince “buyurun” der müdür. Cehenneme varırlar ki bir de ne görsünler? Cehennemin üzerinde bir sürü delik, her deliğin başında da bir zebani var. Cehennem çukurundan çıkmaya çalışanları zebaniler bir tokmakla aşağı gönderirler. Her ülkenin bir deliği ve başında bir zebanisi vardır. Yalnız misafirin dikkatini zebanisi olmayan bir delik çeker ve müdüre “neden bu deliğin zebanisi yok, ya çıkarlarsa? der”. Müdür, “merak etme bu delik Türklerin, çıkmaya çalışan olursa zaten alttan mutlaka birisi çeker” der. Bu sadece Türkler için mi böyle bilemem ama “insan” söz konusu olduğunda bu tavrın gerçekliği su götürmez. Kim kendini bir adım ileri götürmek isterse paçasından çekeni eksik olmuyor.

“Kötü gününde seninle üzülecek birini bulursun ama iyi gününde seninle sevinecek birini bulmak daha zor olabilir” derler. İnsanlarla bizi başarısızlıklarımız da yakınlaştırır, kederlerimiz de… Uzun zaman grup halinde takıldığınız, arkadaşlık ettiğiniz kişilerle “aşağı yukarı” aynı statüde iseniz ilişkiniz yürür. Ne zaman içlerinden biri kozadan çıkıp kelebeğe dönüşmek için adım atar, bir şeyler başarır, yani “diğerleriyle arayı açar”, yani “uçmaya” başlar, o zaman o gruptan bir kısım insan ona “gıcık” olmaya başlar. Çünkü aralarından biri sıyrılmış ve uçmayı başararak, “uçmanın aslında onlar için de mümkün olduğunu” ispatlamıştır. Onları beceriksizlikleriyle ya da tembellikleriyle yüzleştirmiştir. Çünkü normalde bizden uzak kulvarlardaki insanların başarılarını kolayca “açıklayabiliriz”. Bizden daha şanslı doğmuşlardır, aileleri daha iyi yetiştirmiştir, çevreleri geniştir, iyi okullara gitme, doğru insanları tanıma fırsatına sahip olmuşlardır filan… Yani “o fırsatlar bize verilse biz de yapardık” türünden bir rasyonalizasyon, bahane bulma mekanizması, avuntu… Hani “o kadar makyaj bana yapılsa ben de güzel olurum” deriz ya… Bu şekilde insanın içi “rahatlar”. Ama yakınımızdaki biri “bizi de çevreleyen o çemberi kırarak” bir adım atınca kendimizle yüzleşiriz. O ayna bizi tembelliğimizle, üşengeçliğimizle, bahanelerimizle, yani aslında “o işlerin bizim gibiler tarafından da yapılabilirliğiyle” yüzleştirir. Bu da kimilerinin canını acıtır. Başarana öne geçene öfke duyar ve adeta “bunu yapmak zorunda mısın?” derler hal diliyle. “Bunu yapıp da bize istersek başarabileceğimizi hatırlatmak zorunda mısın?” Müdürün dediği gibi “daha da kötüsü, arkadaşların senden geri kalır, senden geri kalırlarsa da sana gıcık olurlar”

“İnsan insanın kurdudur” der Thomas Hobbes. Külliyen öyle midir, bilinmez. Pek çok dini ve mistik sistemde bin yıllardır “haset etmek” eleştirilir, yerilir. Demek ki bu olgu insana dair temel marazlardan biri, yeni değil, istisnai de değil. Ama yine de umutsuz olmamak gerek. Siz başardığınızda kendisi başarmış gibi sevinen, gözlerinin içi gülen, can-ı gönülden destekleyen dostlarınızın da olması, varsa sayılarının çoğalması dileğiyle…

10 Eylül 2010 Cuma

BABA GİBİ YAR OLMAZ


Başarılı anne-çocuk ilişkisinin ardında, doğrudan veya dolaylı olarak baba desteği görülür. Baba doğumdan itibaren çocuğun sorumluluğunu paylaşırsa, annenin yükü hafifler, kendini daha rahat hissederse çocuklarına karşı da daha verici olabilir.

Gelişme süreci içinde başarılı sosyal etkileşim, yeterli özgüven ve kendi kendini disipline etme gibi özelliklerin kazanılmasında başarılı bir “baba” modeliyle kurulan özdeşim çok önemlidir.

Araştırmalara göre babayla ilişkisi iyi olan çocuklarda okul başarısı yüksektir. Yine baba, disiplini sağlayan, geleceği planlayan, dış dünyayla etkileşimde bulunan bir birey olarak model olur (Anne ise kişiler arası ilişkileri düzenler). Baba “özdeşim” modeli olarak çocukların kişilik gelişimi için çok büyük önem taşımaktadır. Erkek çocuk babayla özdeşim kurarak ilerde nasıl bir erkek olacağına ilişkin modelleme yapar.

Babanın yokluğu, pasifliği ya da ilgisizliği, çocuğun kişilik yapısını, ruh sağlığını etkiler ve davranış bozukluğuna sebep olabilir. Unutulmamalıdır ki babanın yokluğu bir şekilde (dayı-amca ile ) telafi edilebilir ama varken yokluğu telafi edilemez.

Babalar! Çocuklarınıza İyilik Etmek İstiyorsanız Annelerini Çok Sevin!

Baba, çocuğun zihinsel, psikoseksüel ve kişilik gelişimini etkiler. “Babanın çocuk eğitimindeki etkisi, direkt ve dolaylı olur” Babanın çocuğuna dokunması, konuşması, oynaması ve çocukla ilgili çeşitli kararlara katılımı “direkt” etkiler. Dolaylı etkisi ise eşiyle olan ilişkisinden çocuklara yansır. Eşine karşı davranışı ve eşiyle arasındaki ilişki biçimi sağlıklı değilse, anne duygusal olarak çocuğa yüklenir. Bütün duygusal yatırımını ona yapar. Beklentisi de çok artar. Bu da çocuğun bağımsız gelişimini engeller. Çünkü annenin babadan göremediği duygusal desteği ondan beklemesi küçük çocuk için çok ağır bir yüktür.

“Baba işe gitme! Paracıdan para al!”*

Bugün maalesef babalar çoğunlukla eğitim sorumluluğunu anneye bırakmış ve adeta “para makinesi”ne dönüşmüştür. Evin ihtiyaçlarını karşılamakla görevinin bittiğini düşünür.

Bu yüzden eve gittiğinde sessizlik ister. (Çocuktan ayrı bir odada kalmayı bile isteyebilir). Baba ya çok çalıştığı için, ya da yorgun olduğu için çocuğuyla ilgilenecek enerjisi kalmaz.

Cezalandırıcı ve engelleyici kararların uygulanması da bu yüzden babaya bırakılır “akşam baban gelsin görürsün” Anne akşam, gün boyu yapılan yaramazlıkları sıralar, babanın çocuğu cezalandırması beklenir. Otoriteyi temsil eden baba polise dönüşür. Böylece babanın çocuğa ayırdığı kısacık süre sevgisiz hale gelir.

Babalığın eleştirilen duruma düşmesinin sebebi, çocuk bakımıyla çocuk eğitimini aynı şey sayan zihniyettir. Biyolojik, duygusal ve kültürel faktörler sebebiyle belki bakımda öncelik annenindir ama, eğitimde anne-baba ortak sorumluluğa sahiptir.

• Baba eşi ve çocukları için güven kaynağıdır.

• Çocuklar onu, daha güçlü, daha çok bilen, daha çok saygı uyandıran kişi olarak bilirler.

• Babası “otoriter” ve az ilgilenen çocuklarda utangaçlık ve çekingenlik görülür

• Gevşek, fazla müsamahalı ve disiplinsizse, davranış bozukluğu görülür.

• Babası ilgilenen ve sevgi gösteren çocuğun, arkadaşlık ilişkileri daha iyidir, lider özellikli ve uyumlu olur.

• Çocuğun sağlıklı ruhsal gelişimi için iki önemli hediye: Sevgi göstermek ve zaman ayırmaktır.

Ebeveynler olarak sorumluluğumuz çok büyük! O halde bu görevi iyi yapabilmek için bilgi ve tecrübeye ihtiyacımız var, bunu edinmeye çalışmalıyız. Çocuklarımıza bunu borçluyuz.



*Bir çocuk şarkısından alıntı.

BABAANNENİZ SUPANGLE YAPAR MIYDI?


Malum markanın reklamını izlemişsinizdir. Çocuklar eve gelir, supanglenin kokusunu alırlar. Mutfakta kaseleri görünce de sevinçle sorarlar: “Babaannem mi geldi?”

Her duyduğumda irkiliyorum. Size de garip gelen bir şeyler yok mu? Benim bildiğim babaanneler supangle yapmaz. Ya da şöyle diyelim -supangle gibi adı bile “Frenkçe” bir tatlıyı- olur ya kırk yılda bir yapsa bile ancak torunları çok isterse, mecbur kalırsa filan (üstelik de hazır paketten?) yapar.

Babaanne dediğin aşure yapar, un helvası yapar, reçel yapar... Ben babaannemi erken kaybettim ama anneannem bunları yapardı. Benim annem ve kayınvalidem de şu anda “babaanne”ler. Onlar da tatlı olarak revani, şekerpare, kadayıf, baklava, sütlaç, tavukgöğsü filan yaparlar. Puding, eğer küçükler isterse kerhen yapılır ki tanıdığım babaannelerin supangle yaptıklarına da henüz denk gelmedim. O yüzden çocukların eve gelip supangleyi fark ettiklerinde “anne yaşasın, supangle mi yaptın?” demek yerine bunu babaanneden bilmeleri fena halde yapmacık… (“Sen yapmıyor musun? Nedir bu supangle düşmanlığı?” derseniz, kızım istediğinde seyrek olarak yapıyorum, bisküviyle cevizle filan karıştırıp pasta süsü vererek tebdil eyliyorum ol nesneyi)

Peki bu reklam ne demek istiyor olabilir bize? İletişim okurken bir yıl boyunca reklamcılık dersleri aldım. Yapmayı hiç düşünmediğim bu meslekle ilgili gerekli/gereksiz pek çok şey öğrendim. Biri de şuydu: Bir ürünle ilgili reklam kampanyası yapılacaksa ilk iş hedef kitlenin özelliklerini öğrenmektir. Yapılacak reklamın türüne, mecrasına (TV, radyo, outdoor, internet vs.) ve diğer unsurlarına karar verilirken hedef kitlenin demografik özellikleri, yaşam biçimi, alışkanlıkları ve benzeri pek çok değişken dikkate alınır. Bu yapılmazsa reklam tüketicisine ulaşamaz, reklam verenin paraları da çöpe gider. (Bu reklamın fikri yurtdışından çeviri, çekim ise Türk oyuncularla yapılmış. Hiç fark etmez, bütün bu gerçekler yine de geçerlidir, izleyicinin kültürüyle, geleneğiyle, zekasıyla alay edilmez.)

Ürünü satabilmek için tüketiciyi yakalamak şarttır. Oysa burada öyle bir çaba görmüyoruz. Reklam sanki bize supangle satmıyor da dalga geçer gibi yeni bir hayat tarzı dayatıyor. “Babaanneler supangle yapar” yalanına inanmamızı istiyor. Ne münasebet canım? Baklava, börek açan, reçeller, revaniler yapan babaanneler nerede, hazır paketten supangle yapan, fönü bozulmamış “cast” babaanneleri nerede?

Yemek yapmanın bir felsefesi vardır. Birilerini beslemek, doyurmak, onlara yemek yapmak kişiye duygusal bir doyum yaşatır. Orada sevgi, şefkat, fedakarlık, sarıp sarmalama, emek verme vardır. Birine sofra kurmak, onun sofrasına oturmak, bir fincan kahvesini içmek gibi şeyler hep karşılıklı bir hukukun doğmasına, hatır saymaya sebeptir. Ve kalıbımı basarım şu güzel ülkemizde evine gelip supangleyi görünce “babaannem mi geldi?” diye soran bir çocuk bulamazsınız. Türünün kritik bir örneği olan bu reklam ya acemilik, beceriksizlik örneğidir ve reklam bütçesini çarçur etmektir ya da yeni bir babaanne/kadın tipini servis edip tutundurmaya çalışmaktır ki bunu zaten mainstream/ana akım medya yapıyor, supanglecinin, pudingcinin misyonu değil o işler… Bizim topraklarımızda kadınlarımızın yemek yaparken ona kattığı adanmışlığa, şefkate, babaannelerin kurdukları sofraların derinliğine, zenginliğine aklı evvel kreatif direktörlerin idraki erişemiyor demek ki…

7 Temmuz 2010 Çarşamba

MODERN ZAMANLARDA ANNELİK BİÇİMLERİ

Modern zamanlarda yaşam biçimlerimiz nasıl değiştiyse annelik biçimlerimiz de değişti. Çocuk eğitimindeki anne tutumlarından bahsetmiyorum ama: Otoriter anne, mükemmeliyetçi anne, pasif anne vesaire diye seminerlerde anlattıklarımız değil, onlar başka. Disiplin bağlamında bunlar sayılabilir. Annelik biçimlerinden kastım, anneliği algılama, yorumlama biçimimiz yani bir bakıma “annelik” olgusunu nasıl yaşadığımız…

Mesleki deformasyon bu olsa gerek, çevremdeki insanlar arasındaki ilişkileri gözlemleyince ister istemez içimden küçük teşhisler koyuveriyorum. Biliyorum etik değil, biliyorum birkaç gözlemle teşhis konmaz, anamnez almak ve belki daha bir sürü test, ölçümleme gerekir. Ama canım, ben de zaten içimden koyuveriyorum teşhisimi. Yafta yok, etiket yok. İç sesimi de susturayım mı?

İşte böyle âlemi seyreylerken değişik annelik biçimleri fark ediyorum bir zamandır. Patolojik, yabancı gelen, abartılı, yapaylık kokan annelik biçimleri… “Reklam kokan hareketler bunlar” der ya hani Cem Yılmaz, o hesap. Anlatayım efendim:

Depresif Anneler: Çocuk doğurduktan sonra üstlendikleri sorumluluklardan dolayı mutsuz, sanki ceza çekiyormuş gibi hayata küskün yaşayan annelerdir. Başka sebeplerle depresyonda olanları kastetmiyorum, onlar konu dışı. Bunlar, belki hazır olmadıklarından, belki bebeği ayak bağı olarak gördüklerinden olacak, anneliği sevemiyor, benimseyemiyorlar. Çocuğun gayet normal olan gece uyanmaları, ağlamaları falan onlara Nazi zulmü gibi geliyor ve “ah ben ne talihsiz bir kadınım” diye algılıyorlar anneliği. Bir de hayallerine, ideallerine kavuşmak için hiçbir ciddi adım atmamış olan, bunu hep erteleyen gruptan ise değmeyin, bin ah işitirsiniz. Bütün içte kalan uktelerin, gerçekleşememiş heveslerin faturası minik bebeğe kesiliverir. “İşte ben de çok şey yapmak istiyorum ama çocukla olmuyor, yoksa neler yapacağım ama…” Sanırsınız bebeciği olmasa bir koşu gidip astronot falan olacak. O zaman sormazlar mı insana, “bebekten önce ne yaptın, hangi adımları attın ki bebek şimdi bunu kesintiye uğratmış gibi davranıyorsun?” diye. Bebek bahane oluyor, tembelliğin, hayata geçmemiş tasarıların önündeki engel gibi sunuluyor, yarım kalmış, tatminsiz bir hayatın sorumluluğu onun minik omuzlarına yükleniveriyor. Maalesef…

Kitâbî, Yapmacık Anneler: Çocuk eğitimi kitaplarını, trendlerini çok sıkı takip eden, o çevirileri de hiç süzmeden, hazmetmeden gayet sûnî biçimde uygulamaya çalışan anneler. Okumak şart. Ancak okuyup öğrendiklerini yorumlamak ve hayata geçirmek ayrı, bize uymayan senaryoları ve garip bir çeviri dilini kullanmak ayrı. Bu ikincisi, anne-çocuk arasındaki sıcaklığı ve doğallığı öldürüyor gibi. Elbette kitap, bilgi ve seminer gerekli, faydalı. Ama bunları bir yorumlama, harmanlama ve çocuğumuzun karakterine göre damıtma süreci gerekiyor. Her zaman söyleriz, her çocuk kendi kitabını yazar. Psikoloji kitaplarındaki bilgiler hep “genellikle” ibaresi ile başlamak zorundadır. Çünkü insan, multifaktöriyel (çok sayıda etkenle şekillenen) bir varlıktır.

Öğrendiğini yorumlama ve indirgeme becerisi eksik olunca da şöyle anne konuşmaları çıkıyor ortaya: (2 yaşlarındaki bebeğe, annesi yüksek sesle ve uzatarak şöyle diyor) “Seeen beni üzüyoorrsuuuunnn!!!” Ya da 4 yaşındakine “yaramazlık yaptığın için o köşeye gidip durman gerekiyor Boracan. Git ve düşün, neden bu cezayı hak ettim diye”. 4 yaşındaki çocuk ne tür bir sonuca varabilir ki cezanın anlamıyla ilgili? Bir de tek konuları çocuktur zaten ve çeşitli ortamlarda biteviye anlatırlar: “Çocuğa şöyle davranmak lazımmış, böyle dememek lazımmış, ay acaba bizimki indigo çocuk mu, çoklu zeka şeysine baktırsak acaba hangi zekası yüksektir, bence çocuğunla konuşmayı denemelisin Ayten, onunla diyalog kur, seninkinde hiperaktiflik de olabilir baktırsana bir pedagoga” vesaire vesaire… Böyle zamanlarda meslekten soğurum. Ülkemizde futbol, müzik, siyaset ve psikoloji konusunda herkes uzmandır ya hani. Anlatır anlatır, sonra da bilgi yarıştırmak isterler, çünkü onlar “bilgili, çok bilgili” annelerdir. Yarım yamalak bilgiyle ahkam kestikleri konuda kitap(lar) da yazmış olsam, susarım. Bu tür anne, “uzman anne”dir çünkü, karşısında durulmaz.

Teşhirci-Abartılı Anne: Bu tür kadınlar, ünlü annelerin de katkısıyla annelik olgusunu ilk defa kendileri keşfetmiş gibi manik bir annelik hali sergiliyorlar. Bir nevi “görmemişin bir oğlu olmuş” sendromu (!) diyebiliriz. Depresif annenin aksine bu da hayatındaki bütün boşlukları çocuğuyla doldurur. Ünlü annelerden pek çok örneği var, isim vermeyelim de cevap hakkı doğmadan meramımızı anlatalım: Anneliğini teşhir eder, abartır. Sürekli “aman Allah’ım çocuğum hayatıma anlam kattı (ya ne katacaktı), aşkımızın meyvesi, onunla herr bir şey daha güzel, sahneler de bir yana, setler de, ille de oğulcanım, kızımnazlım diye diye yavrusuyla koklaşırken baygın baygın bakan pozlar verirler. E, tamam? İlk defa siz anne olmuyorsunuz ki? Hem herkesin yavrusu kendine tatlı, kendine özel ve güzel. İlan-ı aşklarınızı toplum önünde bir şova dönüştürmeseniz olmaz mı? Bir de bunun bloglanmışları var. Anneler bebekleri için blog açıyor, bolca fotoğraf yığıyor, sonra da “bugün parka gittik yavrumla, öbür gün doğumgünüydü ne eğlendik, daha öbür gün alışveriş merkezinde kustu minik kuşum, ayy hafta sonu ailece Polonezköy’e gittik, çok güzeldi (“eşimle de mutluyuz yani, gözden kaçmasın, Allah’ım ne şanslı ve ayrıcalıklı bir kadınım ben yahu” mesajı) falan yazıyorlar. İyi, güzel de bundan bize ne? Dahası bunları ilan ettiğiniz bütün dünyaya ne? Denebilir ki “blog zaten günlük değil mi? Kadın da orada günlük tutuyor”. Tamam tutsun. Zaten herhalde halaları, teyzeleri dışında pek de kimse okumaz, kime ne veriyor, ne katkı sağlıyor ki? Bilirsiniz uzun uzadıya çocuğundan bahseden kadınlara nasıl bakılır? Hayatının bütün boşluklarını çocuğunun beziyle, hastalığıyla, agularıyla doldurmak çok da orijinal bir varoluş değildir. Bir nevi çocuğu kullanarak hayatını anlamlandırma yükünü bebeciğin omuzlarına yıkmaktır yine yapılan. Oysa bu kadar tiyatroya ve şova dönüştürmesek de zaten bir bebek hayata anlam katar.

Meşgul Anneler: Her daim yapılacak çok işi olan, bir nevi dünyayı kurtaracak annelerdir. Bu yaptıkları profesyonel bir iş de olabilir, bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü çalışmak da yeter ki “kendini evle tanımlama alerjisi”ne iyi gelsin. Bu anneler bu “yoğun” hayatlarının içinde bebeğe yer açmakta zorlanırlar. İsterler ki bebekten dolayı hiçbir işleri aksamasın, performanslarında en ufak bir düşüş olmasın. Bunu da çevrelerine ders verir gibi yaparlar. Bebek 3-4 aylıkken işine dönenler mi ararsınız? Ya da o dernek/vakıf toplantısı senin, bu kermes benim gezerken çocuğu yanında çanta gibi taşıyanları mı? Üretken olmak, hayata katılmak elbette çok güzel. Ama bir bebek, en azından hayatının ilk yıllarında anneyle doya doya beraber olmalıdır. Annenin dışarıdaki görevi ne olursa olsun bebeğini ihmal etmeyi, o yokmuş gibi düzenini devam ettirmeyi gerektirecek kadar önemli olamaz. Hoş, hiçbirimiz dünyayı kurtarmıyoruz ve vazgeçilmez de değiliz. Ekonomik açıdan çaresiz olmadıkça çocuğun okul öncesi döneminde ondan ayrı kalmanın mazereti olamaz. Önemli işlerimiz, misyonlarımız olabilir. Ama hayatın doğal seyri içinde anne olunduğunda bir 3-5 yıl yoğunluğumuzu hafifletmek de bizden bir şey eksiltmez. Aksine öğrendiklerimizle ve anneliğin o eşsiz tecrübeleriyle biraz daha başka biri olarak zamanı geldiğinde dönebiliriz işimize. Belki terfimiz gecikir ama buna değer diye düşünüyorum.

Elbette gerçek duygulardan kaynaklanan tutumlar bunlar. Doğumdan sonra bir insanın kendini engellenmiş hissetmesi gayet doğaldır, bir yere kadar tabii. Hayatının sorumluluğunu bebeğe yıkmayacak kadar… Öğrendiklerini uygulamalı ancak her çocuğun bir kitap olduğunu unutup ezberlerini çocuğa yamalamadan… Ya da bebeğine duyduğu coşkulu sevgiyi göstermek isteyebilir insan, tabii bunu bir şova dönüştürmeden… Gördüğümüz gibi hepsinde denge gerekli. Bu tavırların arka planında da egolarımız var maalesef. “Ben bilirim, ben yaparım, ben var ya ben, başka annelere benzemem…” Yaptığımız şey çocuğumuz için en iyisi ise eyvallah. Ama çoğu kez o annelik biçimiyle biz egomuzu tatmin ediyoruz, kendimizi varediyoruz onların üstünden. Biraz olsun kendi içimize dönüp sormalı: “Bu yaptığımın bebeğime mi faydası var, bana mı?”






13 Haziran 2010 Pazar

NARSİST MESLEKLER REHBERİ


“Narsist meslek olur mu?” demeyin, mesleklerin de birer karakteri olduğunu pek âlâ söyleyebiliriz. Yalnız uyaralım: Bu, bilimsel bir yazı değildir (en azından % 100 bilimsel değil). Nasıl Karadenizliler, Avrupalılar, hatta sıcak ve soğuk ülke insanları için bir takım karakteristik özellikler söyleyebiliyorsak ve ana hatlarıyla birer tanım yapabiliyorsak, meslekler için de bunu yapmamız mümkün. Elbette ancak “genel” yargılara varabiliriz. Söyleyeceklerimiz fikir verir ama tek tek bireyleri bağlamaz. Tespit edebildiğimiz narsist meslekleri çuvaldızı kendimize batırarak sıralayalım efendim:

Terapistlik: Omnipotans bir meslektir bir kere. Kâdir-i mutlaktır yani. Bir bakıma hayatın anlamını bilen, hayatın sırrını çözmüş olduğu varsayılan ayrıcalıklı bir konumu vardır. Düşünsenize insanlar size gelip kendilerini anlatıyorlar, en mahrem sırlarını paylaşıyorlar. O hassas yolculukta onlara eşlik etmek çok özel bir konum. Bir nevi üstad, şaman, bilge posizyonu… Bir çeşit “havaya girme”, “terapist kibri” geliştirme riski her zaman mevcut. Yalom da buna değinir. Güzel bir şekilde özeleştirisini de yapar. İnsan hem içgörüsünü taze tutmalı hem de bir ustadan süpervizyon almalı ki o tuzağa düşmesin…

Cerrahlık: Genel olarak doktorluk narsist bir meslektir. Bir klişe olarak ifade edece olursak: “İnsanlar ikiye ayrılır; doktorlar ve diğerleri”. Yani insanların sağlığı üzerinde etkili olabilmek çok ciddi bir ayrıcalıktır ve kendini çok önemli hissettirir. Ancak cerrahlar için özellikle “Tanrı kompleksi”nden söz edilir ki milimetrik müdhaleler, birine yaşam vermek ya da ölümüne şahit olmak çok hassas bir konum. Pek çok filmde de işlenen bu konu, bir kalp ya da beyin cerrahının “parmaklarımın ucunda tanrıyı hissedebiliyorum, tanrı ameliyathanede bizimleydi” gibi ifadeleriyle pekiştirilir.

Avukatlık: Hukuk fakültesinde nasıl yapıyorlar bilinmez ama oradan mezun olana fazlaca bir özgüven geliyor. Adam kanunu biliyor, daha ne olsun? Evini aratmaz, çünkü izin gerektiğini bilir, kimliğini sorana göstermek zorunda olmadığını bilir. Bunları belki biz de biliriz ama “ben emniyetten komiser bilmem kim, çıkar kimliğini!” denilince “ama haklarım, buna hakkınız yok, şey, ehe, buyurun kimliğimi memur bey” diye uzatıveririz. Avukat ise sadece kendi haklarını bilmekle kalmayıp genel olarak “low and order”a hâkim olduğundan rahattır, hafiften de narsisizme yatkındır.

Gazetecilik: “Ben gazeteciyim!” bu ifadeyi, çok duymuşuzdur. Ama tonlaması şunu düşünüdürür: “Bir dakika yahu, beni sıradan fanilerle karıştırmayın, ben o okuduklarınızı yazan, çizen kişiyim. Her şeyden, en önce benim haberim olur. Ben işin mutfağındayım, hazırlayıp servis ediyorum kitlelere, ben ne sunarsam millet onu okuyor, boru değil, “gate keeper” (eşik bekçisi) demişler bize. Heey gidi, siz uyuyun daha, bizler öyle çok şey biliyoruz ki sizin bilmediğiniz, neler neler dönüyor dünyada ve fakat sadece biz, o özel kulüp, birbirinin dilinden anlayan âkildaneler vâkıfız bunlara…”

Tiyatroculuk/Oyunculuk: Direkt olarak alkışla beslenmesi bile fikir vermiyor mu? Bir ressam, kimse görmeyecek olsa bile resmini büyük zevkle yapabilir ama oyuncunun mutlaka izleyip alkış tutacak, hayran olacak bir kitleye ihtiyacı vardır. Açıkça da söylerler zaten, “biz alkışla besleniyoruz, alkışlar olmadan yaşayamayız” diye. E tabii bir süre sonra da “muhteşemim ben” duygusu uyanır insanda, onay almaya endeksli, sürekli “bravo” denmesini bekleyen bir meslek…

Siyasetçilik: Siyasette öyle bir hiyerarşi var ki astlar sütlerine Tanrı muamelesi yapıyor, üstler de maalesef bir süre sonra bundan etkileniyor. İçinde bulunmadım ancak işim gereği uzun zaman bu tür diyaloglara yakından şahit oldum. Partilerin mahalle başkanlarına bile sürekli “başkanım aşağı, başkanım yukarı” diye hitap edilir. Milletvekillerine ise “sayın vekilim, sayın vekilim”. İlçe başkanları il başkanlarına, il başkanları genel başkana tarif edilmez bir huşu ile itaat eder. İtaat belki gereklidir de kimse üstünün en ufak bir yanlışını dahi dile getiremez, eleştiremez. O zaman da siyaset, kişinin egosunu gereksiz yere besleyen bir yapıya dönüşüyor maalesef.

Sanatçılık/Tasarımcılık: Biz fanilerden çok farklıdırlar. Göremediğimiz şekilde görür, düşünemeyeceğimiz şekilde düşünürler. Yaratma konumunda olduklarından tanrısallığa yakın dururlar. Hayatları bizim gibi sıradan, düz, lineer ve rutin değildir. Sanatçı bunalımı, yaratıcı kaos, gelgitler ve çılgınlıklar onların hakkıdır ve ayrıcalığıdır. Çoğunlukla dış görünüşlerinden tanırsınız. Yarısında gerçekten iç dünyasının farklılığı dışa vurmuştur, yarısında da kurgulanmış bir imaj bağırır size: “Ben var ya ben, farklıyım, sanatçıyım, benzemem kimselere, ona göre, sakın kendinizle karıştırmayın beni!” Genç bir yönetmen arkadaş sigarasını yakarken “ben yönetmenim ya, narsistim, megalomanım” diye güzel güzel de sahiplenmişti vasfını.

Meslek seçimlerinde öğrencilere bu mini rehber ne derece yardımcı olur bilinmez. Ayrıca bu yazdıklarımız mesleklere dair genel ifadeler olup tek tek meslek erbabını bağlamaz, tenzih edelim de sonra başımız ağrımasın. Kişilerden bağımsız, mesleklerin doğasından bahsediyoruz: “Bir ego vardır meslekte, bizden içerû…”

20 Mayıs 2010 Perşembe


Geçen ay MPL TV'de Mutluluk Yolculuğu programına konuk oldum. Çocukluk, ergenlik ve iletişime dair güzel bir sohbet ve paylaşım oldu.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

EGOLARIM ÇOK YÜKSEK (!)


“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” der Wittgenstein. Şu duyarlılığın onda biri bile bir kültürün kendini koruyabilmesi için sigorta görevi yapabilirdi. Kültürün taşıyıcısı olan, anlam dünyamızın işaretlerini taşıyan “dil” konusunda hassasiyetimiz, yerlerde sürünüyor.
Çocukluğumdan beri dil konusunda özel bir duyarlılığım oldu, ne kadar şükretsem azdır. Yanlış kullanılan kelimeyi fark etmek, doğrusunu aramak, öğrenmek, iki farklı telaffuz fark etmişsem (meyve-meyva gibi) hemen doğrusunu öğretmenime, bir bilene sormak gibi takıntılarım o zaman gelişti. Allah herkese nasip etsin :)  Ama bu duyarlılık bazen yorucu da olabiliyor. Mesela gazete okurken, televizyon izlerken bile içinizdeki “dil jandarması” boş durmuyor. “Aman Allah’ım, nasıl telaffuz ediyor, yok artık, bu kadarı da olmaz” diye sürekli yorum yapıp duruyor. “Kaale almak” yerine “kaileye almak”, “işten bile değil” (o kadar kolay ki iş bile sayılmaz, o derece) yerine “içten bile değil” denebiliyor göz göre göre. Hayır söylerken de düşünmez mi insan? “İçten bile değil”miş. Dıştan mı peki, nedir yani?

Bu ara kulağımı tırmalayan başka bir şey var: “Egolarım çok yüksek!” Birkaç ünlü kişinin röportajında üst üste bunu duyunca “hah” dedim, yeni bir şey daha uydurmuşlar. Hayır, kullanırken kendilerini kültürlü, entelektüel filan zannetmiyorlar mı? İşte orası çok acıklı.

Ego, Latince “ben” demek. Bilirsiniz, Freud’un kuramında da id ve süperego arasında denge unsurudur. Yani çocuksu, dürtüsel tarafımızla vicdanımız (toplumsal-ahlaki kurallar) arasında ortayı bulmaya çalışan, ikisini dengeli bir şekilde idare etmeye çalışan yanımızdır. Yani her birimizin bir tane egosu var. İster “ben, kendim” anlamında kullanalım, ister “dengeyi sağlamaya çalışan tarafımız” anlamında. Ama el insaf, ego ne zaman çoğul hale geldi? Bundan hiç haberimiz olmadı. Üstelik ayıptır söylemesi, biraz da psikoloji okuduğumuz halde…

“Egosu şişkin” diye de kullanılır günlük dilde, (megaloman anlamında) ama orada dahi tekildir. Ve böyle meziyet gibi kullanılmaz, zira olgunlaşmamışlık, çiğlik belirtisidir.

İlk duyduğumda bireysel bir cehalet olarak algılamıştım, yazık kimse de uyarmamış diye düşünerek. Ama aynı kullanımı başka başka kişilerde, üstelik Hürriyet, Habertürk gibi gazetelerde, röportajcıların ağzından da duyunca anladım ki redaktörler (düzeltmen, musahhih) uyuyor. Bakın birkaç örnek:

Genç şarkıcı: “Azimliyim, hırslıyım ve egolarım çok yüksek”

Genç Oyuncu: “Hiçbir zaman çok yüksek egolarım olmadı. İşimde de, kariyerimde de, tipimle ilgili de...

Genç sporcu: “Her oyuncunun egosu var. Egosu yüksek olmayan iyi basketbolcu azdır. Benim de egolarım yüksek”

Soru: -Egolarınız yüksek mi?

Cevap: -Ben egolarımı törpülemem.

Bir röportajdan: “Sanat camiasında egolar yüksek olduğundan, grup olarak ayakta kalmak zor mu?”

Normalde dilimizde bu durumu ifade etmek için başka kalıplar var: “Kendini beğenmiş, burnu havada, ukala, kibirli, burnu kaf dağında, küçük dağları o yaratmış” gibi… Nasıl, kulağa hoş geliyor mu? Çağrışımları hep olumsuz değil mi? Hep de üçüncü şahıs için kullanılır, kimse kendisi için bu ifadeleri kullanmaz. Zira kendini beğenmişlik, etraftakilere üstünlük taslamak, kasılmak hem ahlaken çirkindir, hem de psikolojik açıdan rahatsızlık belirtisidir. İleri boyutta narsisist kişilik bozukluğuna kadar yolu vardır. Kültürümüz de bu tutumu çirkin bulduğundan, dilimiz bunu hep olumsuz kavramlarla tanımlamış. Ama işte “egolarım yüksek” deyince bunu “özgüvenim, özsaygım yüksek” gibi bir anlama çekerek olumlu bir vasıf gibi kullanıyorlar. Halbuki özgüvenle narsisizm asla karıştırılmamalı. Narsisizm, “kendimi seviyorum, kendimle barışığım, ben var ya ben, aman da egolarım ne kadar yüksek” diye bas bas bağırır, ter ter tepinirken, özgüven sakindir, doğaldır, gözümüze sokmaz o barışıklığını, afişe de etmez.

Şimdilerde bütün o olumsuz çağrışımlı ifadelerin yerine gelen “egolarım çok yüksek” kavramı, aslında büyük bir yanılsamanın dile dökülmüş hali. Çağımız narsisizm çağıdır denir, dildeki bu yanlış kullanımı, narsisizmin marifet gibi algılanmasının sembolik bir ifadesi sayabiliriz. Dilimizden bir kelimeyi, kavramı, deyimi çıkarıp yerine yenisini koyduğumuzda, kaybolan kavramlarla beraber onlarla taşınan anlamlar da kayboluyor. Önceleri utanç verici ve küçültücü bulunan bir tutum, yalan yanlış ifadelerle yeniden tanımlanınca meziyete dönüşebiliyor. Bozulan sadece dil değil, dilin taşıyıcısı olduğu kültür, değer yargıları, benlik kavramı, iyi insan algısı vesaire… Bu insanlar popüler kültür vasıtasıyla bütün bunları tahrip ediyor ve bunu yaparken de övünüyorlar. “Merd-i kıptî şecaat arzederken sirkatin söyler” misali. Hiç değilse çocuklarımıza bu hassasiyeti aşılasak da bir sonraki kuşağı uyandırsak olmaz mı?

18 Nisan 2010 Pazar

BİR İLETİŞİM ENGELİ OLARAK “SAVUNMACILIK”



İnsan kendini korumaya programlı bir varlıktır. Daima “homeostazis” dediğimiz bir içsel dengeyi korumak ister. Kişinin güvenliği ve kendi hakkındaki beğenisi tehdit edildiği zaman ise savunmacılığın arttığı gözlemlenmiştir. Bu tür tehdit durumları, daha çok kişi için önemli olan ve onun davranışlarını değerlendirebilecek konumdaki kişiler (patronu, amiri, öğretmeni vb.) çevresinde olduğu zaman ortaya çıkar.

Kişi, psikolojik güvenliğini tehdit altında hissettiğinde savunmaya geçer. Böylelikle hem karşısındakini, hem de kendini, kendine yöneltilen tehditin geçersizliğine-suçlamanın haksızlığına ikna etmeye çalışır.

Savunmacılık, iletişimi mahveden bir faktördür. İlişki içinde bulunan iki kişiden biri savunucu olmaya başlayınca, iletişim hızlı bir biçimde bozulmaya başlar. Öyle anlar olur ki, bütün bir yaşam boyu önemle koruduğumuz bazı ilişkiler, savunucu bir iletişimin sonunda bir anda mahvolup gidebilir. Ancak bu konuda bilinçlenmiş kişi, insan ilişkilerinde bu tür kayıplara uğramama yönünden şanslıdır.

Savunucu İletişim Nedir?

Savunucu iletişimin temelinde yargılayıcı, denetlemeye yönelik, stratejik, aldırmaz, üstünlük belirten ve kesin tutumlar vardır. İletişim sürecinin tümü içinde bu tutumlar çeşitli derecelerde kendini gösterir. Bir kimsenin iletişimi, tek bir tutumu yansıtmaz; farklı tutumlar birbiri içine kaynaşmış olarak ortaya çıkarlar. Örneğin, bir yerde yargılayıcı bir tutum gösteren biri, bunun ardından, anlayış ve yakınlık tutumları da gösterebilir.

Yargılayıcı Tutum: Yargılayıcı tutum, savunuculuğu arttırır. Eğer dinleyici, konuşanın ses tonundan, davranışından yargılandığı, değerlendirildiği izlenimini alıyorsa savunucu bir tutum içine girer. Çocukları yetiştirirken ebeveynler sürekli olarak çocuğun davranışlarını “iyi”, “kötü”, “ayıp” biçiminde değerlendirirse, küçük yaşta yargılama tutumu kişinin içine yerleşir ve çoğu kere kişi, gelen mesajları bu eğilim içinde değerlendirir.

Denetlemeye Yönelik Tutum: Bu tutumun temelinde yatan varsayım, dinleyenin konuşandan daha yetersiz, daha âciz olduğudur. Konuşan kimse, denetleme tutumuyla örtülü ya da açık biçimde dinleyeni “bilgisiz”, “kendi başına karar vermekten âciz”, “henüz olgunlaşmamış”, “akılsız”, “yanlış yolda olan biri” olarak gördüğünü ifâde eder.

Belirli Bir Stratejiyi İzleyen Planlı Tutum: Belirli bir stratejiyi izleyen planlı tutum, konuşanın amaçları konusunda dinleyiciyi kuşkuya düşürülebileceğinden, savunucu tutum ortaya çıkarır. “Bakalım bunun altından ne çıkacak?” gibi bir düşünce, dinleyenin kendini savunmaya hazırlamasına yol açabilir.

Aldırmaz/Umursamaz Tutum: İki kişi konuşurken, biri umursamaz bir tavır içinde, söylenen söze aldırmama davranışı gösteriyorsa, karşısındaki kişide de doğal olarak savunucu bir tepki oluşabilir. Zîrâ en olumsuz etki, umursamama tavrından kaynaklanır.

Üstünlük Belirten Tutum: Konuştuğu kimseden daha üstün olduğunu îmâ eden kimse, sorunun çözümüne ortaklaşa eğilmeyi sağlayamaz. Gönderdiği mesajların üstünlük ifâde eden yanları öyle bir duygusal ağırlık kazanır ki, mesajın içeriği algılanmamaya başlar. Savunuculuğu artan dinleyici, zihinsel enerjisini, konuşanın ne söylediğinden çok, “Ne yapayım da şuna güzel bir ders vereyim!?” konusuna yöneltir.

Kesin Tutum: Hangi konuda konuşulursa konuşulsun, kimi insanlar kesin ifâdeler kullanmayı yeğlerler. Dinleyende “kendi düşündüğünün dışında bir gerçek kabul etmeyen, başkalarının düşüncelerini kendisininkine benzetmek için baskı yapan kişi” izlenimi uyandırır. Bu da savunuculuğu körükler. Bu kişiler tavırlarıyla “tek bir doğru bakış açısı vardır ve o benimkidir” derler.

Engeli Aşmayı Bilmek

Kişiler arası doyurucu ilişkilerin ortaya çıkmasını engelleyen en önemli etken savunuculuktur. Hangi tutumların bizi savunmacılığa yönelttiği konusunda bilinçlenirsek, karşımızdakini savunmaya itmemek için neler yapmamız gerektiğini de anlayabiliriz.

Kuşkusuz her zaman açık iletişim yapılamaz. Doğal olarak bir kişi sürekli riske giremez; yoksa yaralanıp acı duyabilir ya da zaman kaybedebilir. Ama bir insan sürekli bir kafeste de yaşayamaz; yaşarsa bile gelişemez, yalnızlığa düşer ve var olmayan bir kişi olarak “otuzunda ölür, altmışında gömülür.”

Özellikle yakın ilişkilerimizde ilk adımı atan kişi olmaya değer. Çünkü burada açık iletişimi önce karşıdan beklersek, başkalarına bağımlı davranmış oluruz. Önce, bilinçli olarak risk almak gerekir. Çünkü hayattaki tüm kazançlar az çok riskli davranışlara dayanır. Bilinçlenme, gelişme, kendini gerçekleştirme yönünde atılan adımlar, açık iletişim kurma riskini kabullenmeye bağlıdır. Açık olur, karşınızdakine güvenip değer verirseniz, karşınızdaki de size açık olur, güven duyar ve değer verir. İnsan insanın aynasıdır derler. Açık ve şeffaf olabildiğimiz sürece, aynı şekilde berrak bir yanımsa görmeyi de hak edeceğiz…

16 Nisan 2010 Cuma

AİLEDE SORUMLULUK EĞİTİMİ- Yeni Kitap!


Hayata dair temel becerilerin, dengeli, tutarlı ve istikrarlı davranış kalıplarının olumlu bir şekilde sergilenebilmesi ancak sağlıklı sorumluluk bilincine sahip olmakla gerçekleşebilir. Hayata sorumluluklar penceresinden bakarak başarıyı, huzuru ve mutluluğu yakalamak için gerekli olan sorumluluk bilincinin en önemli özelliği ise öğrenilebilir olmasıdır. İşte bu noktada anne babalar ellerinde bulunan cevherleri en iyi şekilde işlemek için oldukça etkili bir fırsata sahipler.


Çocuk ile ebeveyn arasında meydana gelen gerginliklerin temelini genellikle yerine getirilmeyen sorumluluklar oluşturur. Önce ailede, ardından da okulda, zamanında ve yerinde uygulanacak olan doğru disiplin metotları ile verilecek sorumluluk eğitimi beklenen sonucu doğuracak; bağımsız, ayakları üzerinde durabilen, özgüvene ve özdisipline sahip, kendisinin ve yeteneklerinin farkında, vicdani gelişimini tamamlamış sağlıklı kişiliklerin gelişmesiyle topluma da hizmet edecektir. Psikolojik Danışman Rukiye Karaköse ‘Ailede Sorumluluk Eğitimi’ isimli kitabıyla çocuklarına sorumluluk bilinci kazandırarak onları hayata hazırlamak isteyen anne babalara rehberlik ediyor.



Ailede Sorumluluk Eğitimi



İlk Baskı Tarihi: Nisan 2010

ISBN: 978-605-114-189-3

Sayfa Sayısı: 208

Baskı Sayısı: 1

TİMAŞ YAYINLARI

19 Şubat 2010 Cuma

AŞK ANALİZİ ve KENDİNE YOLCULUK

“Hayatımda aşk olsun istemiştim sadece, hayatımda ‘aşk’ olsun” dedi genç kadın. Terapi odasına geldiğinde solgun bir gül gibiydi, bitkin ve özsuyu çekilmiş gibi. “Sizi buraya getiren nedir?” diye sorar sormaz anlatmaya, çağlayan gibi akmaya başladı. Haftalar süren yolculuğumuz boyunca anlattı: “Oysa sakin kafayla düşünebildiğim zamanlarda ne kadar aptalca bulurdum bunu: Birine, bir şeye öylece kapılmayı ve o kişi, insanın hayatından çekilip alınınca kendini anlamsız, hiç kimsesiz, hiç bir şeysiz hissetmeyi… Anlam bu kadar kolay mı bulunup kaybedilir? Muhabbet objesini hayatımızdan çıkardığımızda geriye “hiç” mi kalıyor ki insan kendini hiçliğe düşmüş gibi hissediyor?”

Gözleri boşluğa kilitli devam etti: “Kaç gündür işte böyleyim, durmadan dipsiz bir kuyuya düşüyorum sanki. Kesif, ağır bir hüzün var içimde, kalbim acıyor. İnsan sevmeden yaşayabilir mi? Sevmediğim zamanları hatırlamaya çalışıyorum: Birini böyle tutkuyla sevmediğim zamanları… Yüzyıl önceydi sanki ya da bir önceki hayatıma (!) aitti o zamanlar. O kadar uzak yani, o kadar uzakta… Peki, birini bu kadar “sev(e)mediğim” dönemlerde beni yaşatan neydi? Sabahları niye kalkardım yataktan, günümü ne aydınlatırdı? O zamanlar yaşamımı anlamlı kılan neydi? Bir zamanlar aşksız da yaşamak mümkün olduysa eğer, bunu şimdi de yapabilir miyim? Aşktan öncesini hatırlamakta zorlanıyorum, eski hayatıma sanki bir sis perdesinin ardından bakıyorum şimdi.”

“Mesele bir maşuktan “kurtulmak” ya da onu unutmak meselesi değil. Sev(e)meden yaşamayı becerebilir miyim? Ölmek istemeyecek kadar hayatta kalabilir miyim? Hüznümde boğulmaktan korkuyorum. Onsuz, o sonsuz kuyuya düştükçe düşmekten, düştükçe çıkmak istememekten korkuyorum.”

“ Kendimle yeniden barışır mıyım? Tanrımı yeniden sevebilir miyim? O beni sever mi?”

“Bu da geçer (mi) yâ hû? Gönülden “bu da geçer” diyebilmek her derde deva olmaz mıydı?”

“Bu duygu beni hem kendimle kavga ettiriyor, hem kendimle tanıştırıyor, barıştırıyor. Bu uzun ve karanlık gecede ben, ruhumun arka odalarına kilitlediğim, yüz çevirdiğim, tanışmak istemediğim Lucifer’le yüzleştim. Şimdi O’nunla baş başayım ve Onunla ne yapacağımı düşünüyorum. Beni teslim almak istedi, direndim: arzularımla, zaaflarımla tanıştım. Ruhum kasırgada savrulan yelkenli gibi… Bu yelkenlinin dümenini ona teslim etmeyeceğimi, ona pabuç bırakmayacağımı çok iyi biliyorum. Ama kazanamayacağını bilse de içimdeki Lucy de mücadeleden vazgeçeceğe benzemiyor. Ha, en fazla ne yapar? Biliyorum beni ara sıra (hayır aslında sık sık) rahatsız edecek, cenderelere koyacak… Ara sıra eteğimden tutup çekiştirecek, kuyulara atmak, dibe çekmek isteyecek, yapabilirse günümü öyle karartacak…

Ama ona boyun eğmeye niyetim yok. İçimde bir Lucifer varsa bir de Meryem var. Ve Tanrı da sanıyorum ki :) Meryem’den yana… Arafta kalmak istemiyorum. Bir seçim yapıp bu kuyudan çıkmalıyım, yavaş yavaş da olsa…”
O'nunla yolculuğumuz sürüyor, arada kuyulara dalıp çıksa da günbegün daha iyi olduunu görmek beni de mutlu ediyor, çok şey öğreniyorum... Terapi de böyle bir şey zaten, insanın kendinden kendine yaptığı bir yolculuk, aşk da bu yolculukta çok önemli bir taşıyıcı, kıymetini bilene ve işleyebilene…

2 Şubat 2010 Salı

RADYO PROGRAMI-2 "ERDEMLERE DAİR"


Moral FM'de Tuğba Akbey İnan Hanımefendi'nin sunduğu Mavi Dünya programında Erdemler hakkında ve (Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın, Nuray T. Çatiç, Şeyma Necla Saydam, Vahide Ulusoy ve Saadet K. Uzun ile birlikte) hazırladığımız "Erdemler Dizisi" hakkında keyifli br sohbet yaptık. Dinlemek isterseniz linki

http://medya.moralhaber.net/medyaizle.php?haber_id=6518

5 Ocak 2010 Salı

RADYO PROGRAMI-1 "ANNE-BABA EĞİTİMİ VE AİLEYE DAİR"







Zaman zaman dostlar davet ediyor, radyo ve TV programlarına misafirliğe gidiyorum :)
Misafir diyorum çünkü cidden samimi sohbetler ediyoruz. Bir tanesi de Moral Fm'deki Mavi Dünya programıydı. Tuğba Akbey İnan Hanımefendi'nin hazırlayıp sunduğu programda hayata ve aileye dair oldukça keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Dinlemek isterseniz tıklayınız:

http://medya.moralhaber.net/medyaizle.php?haber_id=6018