28 Aralık 2009 Pazartesi

RÖPORTAJ: "HEVES ETMEDİ, İSTEDİ"


Rukiye Karaköse: "İSTEMEKLE HEVES ETMEK ARASINDA FARK VARDIR"
Bir yerimiz ağrısın, sızlasın hemen doktorun yolunu tutarız. Derdimize şifa bulmak için doktor doktor gezeriz. Hele bir de yaşlanınca - belki biz de - "Derdimi yine anlayan olmadı, verdikleri ilaçlar fayda etmedi!" diye umutsuzluktan kendimizi yiyip bitiririz. Bir gün arayıp da bulduğumuz o doktoru başımıza tâc etmesini de biliriz.. "Evet, öyle de.. Röportajla ne ilgisi var hasta-doktor ilişkisinin" diyenlerinizi duyuyor gibiyim :)) O zaman sizi daha fazla bekletmiyorum ve ağzımdaki baklayı çıkartıyorum. Geçmişe bakıp 'keşke' demenin vereceği acıyı biliriz de, hayallerimize kavuşmak için gayret etmediğimiz, kimseden destek bulamadığımız olur ya.. İşte bu noktada başarmak adına çok yollar kat eden, insanın ruhundan, halinden, çocuktan, işten, sanattan, müzikten, okuldan, kitaptan anlayan bir eğitimciyi, bir psikoloğu, Rukiye Karaköse Hanımefendi'yi dinlemeye, onu yakından tanımaya hazır mısınız? Rukiye Hanım'ın hayatı ve de önerileri belki çoğumuzun yarasına merhem olacak türden.

"Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur" derler ya, Rukiye Hanım ile tanışmamız da teknolojinin sayesinde. Önce burdaki ve şurdaki yazılarıyla tanıdım kendisini, daha sonra da ortak bir noktada kesişti yolumuz. Önce tanıştık, sonra da daha öncesinden iki dost gibi röportajı unutup farklı konulara da daldık. Güzel bir sohbetin, doyurucu bilgilerin ardından tekrar görüşme niyetiyle de ayrıldık. Rukiye Hanım, eğitimi, tecrübesi, bilgiye olan merakı ve sevgisi sayesinde birçok başarılara imza atmış. 14 yıllık evli ve 11 yaşında Kevser isimli bir kızı var. Evlendikten sonra hem kızını büyütmüş, hem üniversite okumuş. 6 yıl bir vakıfta gönüllü eğitim ve organizasyon hizmeti vermiş. 5 yıldır da profesyonel olarak psikolojik danışmanlık ve eğitmenlik yapıyor. Bu arada 2. üniversitesini okuyor. "İsteyince o kadar da zor olmuyor ama gerçekten 'isteyince' " diyor.

Rukiye Hanım'ın hayat macerası ise 1977 yılında İstanbul'da başlamış. Sivaslı bir ailenin altı çocuğundan üçüncüsü Rukiye. Sıcak bir yaz gününe rastlamış dünyaya gelişi. Okumayı seven bir öğrenciymiş. Hayallerine okuyarak ve meslek sahibi olarak ulaşacağına inanmış hep. Bu düşüncede ise en çok çevresindeki kadınların evlilikten ve çocuk sahibi olmaktan sürekli şikayet etmeleri etkili olmuş.

Eğitimi, hayatımın merkezine koydumLisede okurken dini eğitimine öncelik vermesi gerektiğini düşünerek okulu bırakmış Rukiye. Bir buçuk yıl dinî eğitim almış ve Arapça öğrenmiş. Ailesinde kızlar erken evlenirmiş. O da 19 yaşında dünya evine girmiş. Mantık evliliği yapan Rukiye, tanıdıkça eşini daha çok sevmiş. Evliliğin nihai bir nokta olmadığını ifade eden Rukiye, "Eşler, birbirinin gelişimine katkıda bulunamazsa o evlilik çok besleyen, büyüten bir evlilik olmuyor. Biz eğitimi hayatımızın merkezine koyduk. Bu konuda birbirimizi hep destekledik, birbirimize fikir arkadaşı, yol arkadaşı olduk." diyor.

Yapacaklarınız hiçbir zaman 'geç' değil
Hamile iken 'Ahlak ve Arınma' isimli Arapça eser tercüme eden, liseden kalan derslerini veren Rukiye, bu sürede çevresinden "Ne gerek var, evlisin, çocuğun olacak" gibi sözler işitir. "Onları dinleseydim yapamadıklarımın acısıyla kalacaktım. Eğer insanlar istiyorsa gerçekten başarır ve 'geç' diye birşey yok." diyor.

Yaptığım işi ciddiye alıyorum
Üniversiteye gitmeden önce psikoloji eğitimi almaya karar veren Rukiye, düzenli okumalar yapmaya ve eğitim seminerlerine katılmaya başlar. Okul olsa da olmasa da bu alanda kendisini geliştirmek ister. 21 yaşında anne olan Rukiye, bebeği 5 aylıkken girdiği üniversite sınavından iyi bir puan almasına rağmen siyasi engellemeler sebebiyle tercih yapmaz. Sonrasında ise Uluslararası bir üniversitede Davranış Bilimleri okur ve 2006 yılında mezun olur. Alanıyla ilgili çalışmaları ve eğitimleri takip eden Rukiye, özel bir üniversitede burslu olarak iletişim sanatları ve yandal olarak psikoloji okur ve yüksek lisans yapar. Kitaplar da yazan terapistin şimdiye kadar yayınlanan altı kitabı var. (Ahlak ve Arınma çevirisi, Erdemler Dizisi'nde eş yazar, Ergen Psikolojisi ve İletişim, Ergenlerle Etkili İletişim, Etkili Din Öğretimi'nde eş yazar, Çocuk Eğitiminde Babanın Rolü'nde eş yazar.) Psikolojik danışmanlık da yapan Rukiye, eşiyle birlikte Mevlana'dan terapi metinlerini içeren bir kitap hazırlığında. Kadından Topluma Eğitim Grubu'nda ve Din Öğretimi Formasyon Programı'nda eğitmenlik yapan Rukiye, yaptığı her işi ciddiye alıyor ve başarılarına yenilerini ekliyor.

Müzik hayatımda hep vardı
Şarkı söylemeyi seven, okul yıllarında yarışmalara katılan Rukiye'nin onca işin arasında, bu güzel eğlencesinin de eğitimini aldığını duyuralım. Üsküdar Belediyesi'nin Türk Sanat Müziği Korosu'nda yaklaşık iki yıl görev alan Rukiye, "Boş durmayı sevmiyorum. İnsana hayatta bir amaç lazım, yoksa depresyona girer. Mutluluğu geçici şeylerde arar. Ben de içimdeki potansiyeli açığa çıkarmak, iyi birşeyler yapmak, dünyada varlığım ile yokluğum arasında fark olsun istiyorum." diyor. 2003'ten beri kendini deşarj etmek için ney üflüyor. Klasik kemençe, kabak kemani ya da yaylı tanburdan birini de mutlaka öğrenmek istiyor.
Annelik tarif edilemeyen bir duygu
11 yaşındaki kızı Kevser'in yazmaya, müziğe ve resme ilgi duyduğunu anlatan Rukiye, onunla birlikte yemek yaptıklarını, kitapçıya ve sinemaya gittiklerini, kitaplar ve filmler üzerine konuştuklarını, müzik dinlediklerini söylüyor. Anneliğin çok güzel olduğunu ve her kadının mutlaka yaşaması gereken nimetlerden biri olduğunu vurgulayan Rukiye, bebeğini ilk kucağına aldığında yaşadığı duyguların tarif edilemeyeceğini belirtiyor. Annesinin ve kız kardeşlerinin doğum sonrasında ve bebek bakımında kendisine yardımcı olduğunu ifade eden Rukiye, 'Çocuk var dışarı çıkamıyorum, hiçbir iş yapamıyorum' diyenlere, çok çocuk sahibi olup da başarılı olanları örnek gösteriyor: "Eğitim uzmanı Seyhan Büyükcoşkun dört çocuk sahibi, Eğitimci Saliha Erdim altı çocuklu ve daha pek çok böyle örnek var." Çocuğunun bebekliğinde kitap tercümesi ve araştırma makaleler hazırladığını anlatan Rukiye, "Belli bir döneme kadar adanmışlık gerekiyor ancak çocuğa sahip olmak üretkenliğe engel değil." diyor.

Eşini kaybeden kadının çocukları için yıkılmadığını, güçlü durup çocuklarını toparladığını, biri erkek biri kız olan ikiz bebeklerden kız çocuğun hayatta kalma becerisinin daha yüksek olduğunu, kadınların daha uzun yaşadığını anlatan Rukiye, kadınların hassas ama bir o kadar güçlü olduğuna dikkat çekiyor.

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter ile Benötesi Psikolojisi Derneği'nde transpersonal (benötesi / maneviyat) psikolojisi çalışan ve bu alanda terapistlik eğitimi alan Rukiye, arkadaşlarıyla birlikte enstitü açma projelerinden de bahsetti. Müzik, el sanatları ve meşguliyet terapisi ile tedaviyi kapsayacak bu enstitü, bende tarihi şifahanelerin gün yüzüne çıkartılacağı inancını ve heyecanını uyandırdığını söylemeliyim.

Kariyer; üretken ve mutlu olmak demek
Kariyer denilince, para kazanmak, terfi etmek, prim kazanmak, emekli olmak gibi kavramlar gelmiyor Rukiye'nin aklına. Onun için kariyer "İnsanın üretken ve mutlu olması" demek. Mesleğinde insana dokunan, manevi bir yönün bulunmasını isteyen Rukiye, tekrara düşen, eğitime kapalı olan bir işi de yapmak istemediğini belirtiyor. Eğitimler için 40'tan fazla ile giden Rukiye, işini severek yapıyor. Yapılan her işin önemli olduğunu düşünen Rukiye, "Marifet iltifata tabidir. Beğendiğim bir şeyi mutlaka takdir ederim. Çünkü güzel yapılan işleri beğendiğimizi söylemezsek yapan kişi 'yapsam da, yapmasam da bir diyecek. Mükafat görürse daha güzelini yapmak için gayret edecek." diyor.

Kadınlar part time çalışmalı

Kadınların tam zamanlı çalışmasını doğru bulmayan Rukiye, annenin çocuk üzerindeki emek ve sorumluluğunun daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. "Hayat müşterek desek bile çocuğun anneye daha fazla ihtiyacı var. Özellikle 0-2 yaş döneminde çocuk tamamen annenin yanında olması lazım." diyen Rukiye, tam zamanlı çalışan kadınların kendisine de yeteri kadar zaman ayıramadığını ve mutsuz olduğunu ifade ediyor.
Kadınların, hayatlarında mutluluk istiyorlarsa ne ailelerinden ne de başarı arzusundan ödün vermeden idealleri doğrultusunda çalışmaları gerektiğine inanan Rukiye, ekliyor: "Bu çok zor olsa, çok emek istese bile..." Rukiye Hanım'a göre: "Kadınlarımızın da aile-iş dengesini kurabilmiş modellere ihtiyacı var. Böylece motive olup cesaret bulmaları ve "ben de başarabilirim" demeleri mümkün. "
http://www.cocukdayaparimkariyerde.com/, 28 Aralık 2009

18 Aralık 2009 Cuma

YUNAN MİTOLOJİSİNDE İNSAN ALGISI



Mitoloji sözcük anlamı olarak “efsane bilimi”dir. Yani ilkel insanların ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır.

MİTOLOJİ NEDİR?
Mitoloji sözcük anlamı olarak “efsane bilimi”dir. Yani ilkel insanların ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır.
Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır. Her ulusun, her ülkenin tarihi; çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öykülerini, inanç sistemini, tanrılarını, insanlarını, masallarını, söylencelerini barındırır ama mitoloji dendiğinde bu sözcüğe yabancı olmayanlara ilk çağrışım yapan Yunan mitolojisidir.

YUNAN MİTOLOJİSİ
Esâtir (yani satirler) veya efsâneler olarak da karşılanabilen mitoloji kavramı yunanca “Mύθος” (Mîthos) kelimesinden gelir. En kuvvetli tezlerden birine göre, Mithos, “kelime”, “söz” ve “söylev” anlamlarını taşır. Κelime bazen, yunanca “èργον” (Ěrgon-İş, emek, eylem, aksiyon) kavramının karşıtı olarak kullanılmış bazen de, “kurgu” anlamını ifâde etmiştir. Kavram, dünya dillerinin hepsine orijinal anlamıyla girmiş bulunmaktadır.
Mitoloji nelerle uğraşır, eli nerelere uzanır, kimlerin ilgi ve bilgi alanına girer, şöyle bir bakalım:Mitoloji, “sonluluk” ve “sonsuzluk”, İlâhlık” ve “İlâhelik” gibi her türlü metafizik süreçleri içermesi bağlamında “Teoloji” (İlâhiyat) biliminin konusudur.
Edebiyat biliminin, Tarih biliminin, Arkeoloji biliminin, Sosyoloji biliminin, Felsefe biliminin, Dilbilim’in, Etimoloji biliminin, Etnoloji biliminin, sanatın, kültürün, bilgeliğin, kozmolojinin (evrenoluş), cinselliğin ve daha birçok alanın da konusudur.
Mitoloji, başlangıçtan (Ezelî’den, İlk’ten) sona (sonsuzluğa, ebedîliğe) doğru uzun bir yolculuk olarak da tanımlanabilir. Orada, Allah’ı bulursunuz, kadını, erkeği, aşkı, kıskançlığı, tamahı, kini, öfkeyi, entrikayı, ayak oyunlarının envaî türlüsünü, zavallılığı, sınıf farklarını ve çatışmalarını, kastlaşmayı, haksızlığı, adâletsizliği, savaşı, kanı, vicdanı, imanı, imansızlığı, namussuzluğu, ahlâkı ve ahlâksızlığı, özgürlüğü ve esâreti, kutsallığı, tek tanrıyı, çok tanrıyı velhasıl aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.
Yunan mitolojisinin en büyük ustalarından biri olan Yorgos Meotis, “Mitoloji, herşeyden önce, İNSAN RUHU’nu anlamaya, araştırmaya ve onu teselli etmeye uğraşır” der. “Yunan mitolojisinin en hoş, en ölmez tarafı da burada, onun insana verdiği kıymettedir. Gerçekten de Yunan mitleri ile insanoğlu o devirlerde bile, evrenin en önemli varlığı sayıldı. Şu da bir gerçektir ki, Yunan mitlerinde yalnız bir din, bir inanç yoktur. Onlarda tabiat fenomenlerinin açıklanması, hayatın ve felsefenin ifadesi vardır. Mitleri bir masal gibi okuyup geçmemeli, onların üzerinde düşünmeliyiz.Mitlerin arkasına gizlenmiş anlamı bulmalıyız.

YUNAN MİTOLOJİSİNDE İNSANIN YARATILIŞI
İnsanın yaratılışı ile ilgili Grek mitine ait birkaç söylence vardır.
Hesiodos’un Soylar Efsanesi:
Bu efsane insanın tam olarak nasıl yaratıldığını açıklamaz. Sadece yaratılmış olduğunu varsayar ve sonrasını anlatır bize. Der ki Hesiodos:
Chronus’un egemenliği sırasında, ölümsüz tanrılar ilk insan soyunu yaratmışlar. Buna “Altın Soy” deniyor. Bereketli topraklarında tanrılar gibi yaşarmış ilk insan soyu, Mutluluk içinde yaşar, mutluluk içinde ölür, sonra toprağı ve insanları koruyan birer minik cine dönüşürlermiş.
Sonra “Gümüş Soy”u yaratmış tanrılar. Gümüş Soy, Altın Soy kadar zeki değilmiş. Aptallıklarıyla başlarını derde sokar, tanrılara saygısız davranırlarmış. Zeus bunu saygısızlık olarak nitelendirmiş ve onları yeraltı cinlerine dönüştürüp toprağın altına gömmüş.
“Tunç Soy” yaratılmış ardından. İşte ilk insanı yaratan Prometheus’un ölmezlere mahsus olan ateşi çalması ve insanlara armağan etmesi bu devre rastlar. Ateşi elde edince insanlar tembellikten kurtuldular. Kendilerini koruyabiliyorlardı. Tunç silahlar kullanıp kollarına kuvvet gelen insanlar, çelikleşen kalplerinden acımak duygusunu kovdular. Ares’e hizmet etmeye ve birbirlerini boğazlamaya başladılar. Zeus’un devreye girmesine gerek kalmadan, bu sefer onlar kendi kendilerini yok ettiler ve Hades’in karanlık yeraltı dünyasına göçtüler.
“Demir Soy” en son gelmiş ve hala sürmekte olan soydur. Yine bu efsanede denir ki, bir altıncı soy daha gelecek. Saygısız, sevgisiz, yok edici bir toplum olacak ve hak kavramı ortadan kalkacak, güçlüler kazanacak, güçsüzlerse ölüme mahkum olacak.
Hâlâ bizim içinde bulunduğumuz bu devir, sefaletler ve cinayetler devridir. Bu devrede insan vahşi hayvanlardan daha kan dökücü olmuştur. Tanrıların düşmanı Titan, Prometheus’un verdiği şeytânî zekayı kullanarak, demirle, akıllara hayret verecek işler başarmakta, medeniyette dev adımlarla ilerlemektedir. Fakat bu demir devrinde çok büyük işler başaran insan, tanrısal erdemlerini kaybetmiş, kabalaşmış, hayvanlaşmıştır. Kendi aczini unutarak tanrıları inkar etmiş, bütün iyi huyları kalbinden kovmuştur. O ilk devirlerde mağaralarda, korkak hayvanlar gibi yaşayan, köstebekler gibi oyuklarda sürünen insanlardan daha acınacak bir haldedir. Fakat insanın bu mânevî sefâletine sebep, Prometheus olmuştur. Eğer o aklın sembolü olan ve tanrılara mahsus olan ateşi çalıp da çamurdan yarattığı bu mahluka vermeseydi, bu mahluk bu kadar sefil olmayacaktı. Çünkü mitolojik bakışa göre insan için akıl bir baş belasıdır, hayvanlar akılsız oldukları için sevk-i tabiîleri ile insanlardan daha mesut yaşamaktadırlar.
***
İnsan yaratıldıktan sonra yaşayacağı zamanın, yani ömrün tespiti meselesi kaldı. Zeus, insanın normal olarak 25 sene yaşamasını kâfi görüyordu. İnsan sızlandı. 25 senede ne yapabilecekti? Aşağı yukarı bunun yarısı uyku ile geçecekti. Çocukluk devrini de çıkarınca geriye bir şey kalmayacaktı. Zeus “ne yapayım; en son yaratıldığın için güçlü olmak, hızlı uçmak, çok uzaklardan görmek, iyi koku almak vasıfları gibi uzun ömür de mahluklara dağıtıldı.” İnsan ağlayarak yalvarmasına devam etti. O sırada onun yanında şu altı hayvan bulunuyordu: Tırtıl, kelebek, tavus, beygir, tilki, maymun. Hayatı tatlı bularak çok yaşamak için çırpınan insan, Zeus’a bu hayvanları göstererek, “Bunların ömürlerinden al, bana ver. Ben üstün bir mahlukum, benim çok yaşamam lazım. Onlar çok yaşamasalar da olur.” Baş tanrı bunun haksızlık olacağını, tanrıların nazarında her mahlukun eşit olduğunu sürerek, insanın, ömrünün belirli zamanlarında o hayvanların hayatını yaşamasını, yani o hayvanlar gibi ömür sürmesini şart koşarak hayatı uzattı. Bu sebeptendir ki, yeni doğan bir insan yavrusu evvelce tırtıl gibi yerde sürünür, emekler, bu bebeklik devridir. Sonra kelebekler gibi neşe ile koşar, oynar; bu çocukluk çağıdır. Zaman geçince, bilhassa 15’inden sonra gençlik çağı başlar. Bu devrede insan tavus hayatı yaşar. Onun gibi gururlanır. 25-30 yaşından sonra ev-bark sahibi olunca üzüntüler, kederler başlar. O zaman beygir gibi hayatın yükünü çekmek icab eder. İnsan 40’ından sonra tecrübe sahibi olur, olgunlaşır, bu devrede tilki gibi kurnaz olur, 50’sinden, 60’ından sonra da insan maymun gibi çirkinleşir.

KADININ YARATILIŞI
Prometheus’un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl onları şımartınca Zeus o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi ve onlara kadını gönderdi. Zeus , oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos’tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı.
Olympos’ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite’in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca “bütün armağan” anlamına gelen Pandora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes Pandora’nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona dedi ki; “Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır.” Böyle dedikten sonra baş tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a gelin olarak gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus’dan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora’nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.
Pandora da tıpkı tüm kadınlar gibi doğuştan meraklı olduğunda dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus’un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular. Pandora hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek “ümit” te vardı. Fakat ümit dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı.. Böylece Zeus ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.Buna göre kadın “ölümlü erkeklerin arasına gönderilen bir nifak” olarak tanımlanır.

YUNAN MİTOLOJİSİNDE TANRILAR ve İNSAN TELAKKİSİ
Yunan tanrıları insan biçiminde idiler ama; insanlar gibi fani değildiler. Onlar, sarsak ihtiyarlığı, korkunç ölümü bilmiyorlardı. Onlar Ambrosia denilen ve kendilerine mahsus olan bir çeşit yiyecekle besleniyorlardı. Fakat tanrı oldukları halde insanlar gibi onların da bazı kusurları vardı. Daha doğrusu Yunan mitolojisindeki insan kavramının bazı özellikleri tanrıların şahsında anlatılmıştı.
Mesela şehvet onların da yakasına yapışmıştı. Onlar da icabında yalan söylerlerdi. Bazılarının ahlak telakkisi çok genişti. Zeus baş tanrı olduğu halde tanrıçalardan da, insanlardan da hoşuna gidenleri kirli arzularına âlet etmek isterdi. Beri taraftan Artemis ve Athena el sürülmemiş birer temiz bâkire olarak kalmışlar, kalplerinde şehvete yer vermemişlerdi.
Gerçekten tanrılar arasında bizim telakkimize göre, en ahlaksız, en sefilleri bulunduğu gibi, en namuslu, en faziletlileri de bulunurdu. Zaten onlar, insanları tanrı derecesine yükselten Yunanların karakterini taşımakta idiler. Yani tanrıları da kendileri gibi Yunan idi. Yunan insanı nasıldır? Bazen şehvetinin esiri olur, bazen sever, sevilir, bazen yalan söyler, bazen korkar, bazen de çok doğru ve cesurdur. Fakat umumiyetle hayalperesttir. Yine fazilete ve insanlığa inanır, şerefi uğruna canını verir. Bütün bu karakterler tanrılarda vardır. Gerçekten Yunanların inandıkları tanrılar da kendileri gibi severler yahut nefret ederlerdi. Kıskançlık kurdu onların da kalbine düşerdi. Çekememezlik onlarda da vardı. Çamuru gözyaşı ile yoğrulan insanlar gibi, onlar da ıstırap çekerlerdi. Tabiatları insandan üstün olduğu için, onların neşeleri ve kederleri de insanlarınkinden üstün ve büyüktü. Onlar ölümden başka bütün büyük ıstırapları çok derinden duyarlardı. Onların öç almaları da müthişti. En insafsız, en kaba ruhlu ve kalpsiz bir hainin işlediği cinayetlere taş çıkartacak iğrenç cinayetlerle ellerini kirletirlerdi. Olympos düzeni ise, muhtelif güçlerle tahkim edilmiş ve sistem yürütülegelmiştir. Başkaldırının yolları kesilmeye çalışılmış ve en ufak bir isyan (bireysel veya örgütlü) en ağır biçimde bastırılmıştır. Bu bastırma eylemlerinde ise genelde “dişi varlıklar”a başvurulur. Bir anlamda asayiş mekanizması kadınların inisiyatifindedir. İleride de görüleceği üzere, zaman zaman bu denge güçleri arasında çok sert, neredeyse savaşa varan çelişki ve çatışmalar yaşanır. Ama statükonun korunması için maksimum çaba sarfedilir.
Menfaat ve açgözlülük hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Kanaatkârlık hemen hemen yoktur. Bu gerçeklik bazen hattâ sık sık Olympos güçlerini birbirine düşürür ve silahlar çekilir. Genelde Zeus araya girer ve müdahalede bulunur. Uzlaştırıcı bir rol oynar.
Poseidon’un 100 kadar kadınla ilişkisi olduğu söylenir yani poligamdır. Bu kadınlardan çok sayıda çocuğu olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Homeros, “Tanrıların yatakları steril (temiz, kısır) değildir” demiştir.
Daha önce de değindiğimiz gibi, Eski Yunan’ların inancına göre, insan yaratılmadan önce Tanrılar mevcuttu. Ve Tanrılar, insanların şeklinde idi. İnsanlar gibi onların da kusurları, meziyetleri vardı. Kısaca söylemek gerekirse, Yunan Tanrıları ve Tanrıçalarının hayatları, âdetâ insanların hayatı gibi idi. Böylece Yunan kendisini tanrısında, tanrısını da kendisinde bulmuştu.
Eski Yunan yalnız tanrısında değil, her şeyde insanı bulur ve insanı görür. Eski Yunan mitolojisinin güzelliği ve o mitolojiyi güzelleştiren, süsleyen, besleyen Eski Yunan edebiyatının ölmezliği de buradan geliyor. O her şeyde, insanı görmüş ve insanı bulmuştur. Yunan’a göre dağlarda, ırmaklarda, yıldızlarda, ağaçlarda, çiçeklerde, kurtlarda, kuşlarda, her yerde, her şeyde insan vardır.
Mesela kurt neden kan dökücüdür? Örümcek neden ağ örmektedir? Yunan kurdu bir hayvan olarak görmez. O, Blykaon adında bir kraldır. Kan döktüğü için kurda çevrilmiştir.
Örümceğe gelince; o Anadolulu Arakne Hanım’dır. Gergef işlemekte kendisini, zeka tanrıçasından üstün gördüğü için örümceğe çevrildi. Hala eski alışkanlığını devam ettirmektedir.
Bu mitlerin içinde her ne kadar insanoğlunun bilimden uzak zamanlarına mahsus birtakım çocukça inançlara rastlanırsa da, mitolojik hikayelerin tamamına dikkat edilince hayatta daima daha iyiye, daha mükemmele doğru yükseldiğimiz sezilir.
Bildiğimiz gibi, Prometheus, çamura şekil vermiş. İnsan bedenini yaratmış. O sırada oradan geçmekte olan tanrıça Athena, Prometheus’un eserine hayran kalmış ve çamura hayat üflemiş. İşte ilk insan böyle yaratılmış. Zeus’un öldürülen oğlu Zagreus’un saflığı, temizliği, iyiliği ve güzelliği ile Titanların kötülüğü ve çirkinliğinin bir karışımı. İnsanın içinde hem iyilik hem kötülük bulunması bundan olsa gerek.
Fakat insan tabiatın en aciz mahluku imiş. Çıplak, kendisini koruyacak hiçbir şeye malik olmayan insanın fil gibi kuvvetli hortumu, aslan gibi pençesi, kuş gibi kanadı, at gibi koşacak bacakları yoktu. Daha doğuşta ıstıraplar, üzüntüler, birtakım ihtiyaçlar onun yakasına yapışmış.
Zaman geçmiş, insanoğlu çoğalmaya başlamış.Bu kısım da mitolojinin birçok yerinde olduğu gibi oldukça kafa karıştırıcı. Çünkü birazdan göreceğimiz Pandora, ilk kadın ölümlüdür. Demek ki Pandora gelene kadar insanlar, yani erkek bireyler, bir şekilde kendi başlarına çoğalmayı başarmışlar... Nasıl? Bu da mitolojinin bilinmezlerinden biri.
Evet, Prometheus ilk insanı çamuru göz yaşlarıyla karıştırarak yarattığında,buna aslanın gücünü, tavusun kibrini, tilkinin kurnazlığını tavşan’ın ürkekliğini kattı. Fakat insan çıplaktı, kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri, ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. Yarattığı mahluklara acıyan Prometheus insanları daha iyi bir şekilde yaşatabilmek, vahşi hayvanlara karşı etkili silahlarla koruyabilmek, toprağı sürmeye yarayacak gerekli aletleri elde edebilmek için onlara madenleri işlemeyi ve ateşi vermeye karar verdi.
O günden itibaren insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havada ısınıyorlar, karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat bir süre sonra nerden geldiklerini unutarak kendilerini tanrılarla eşit tutmaya başladılar. Zeus onların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti.

SONUÇ
Yunan mitolojisinin tamamında hakim olan insan tasavvuru, onların tabiata, hayvanlara hatta Tanrılara yansıttığı kolektif özelliklerde belirginleşir. İnsansı (insan biçimci) tanrı anlayışı hakimdir. Buna göre insan, iyi, ahlaki özelliklere sahip olduğu kadar, kötü, acımasız ve güvenilmezdir de… Akıl nimeti başına bela olurken, kadın ona kötülükleri getiren, aklını çelen, başını belaya sokan varlıktır. Güç arzusu, şehvet, ihtiras, kan dökücülük gibi özelliklere sahip olan insan, zaaflarla doludur. Ancak tabiatında iyilik, cömertlik ve cesareti de taşıdığından olsa gerek; yeryüzünde fitne ve fesat, iyi ve kötünün mücadelesi sürekli devam edecektir.

17 Aralık 2009 Perşembe

"EŞİMLE ÇOK MUTSUZUM!"


Nur/İstanbul

Selamlar hocam. Ben çok mutsuzum. Eşimle aram çok bozuk. 23 yaşındayım eşimle bir buçuk yıl önce evlendim. Ama telefonda tanışarak oldu ve bu benim için en büyük hata oldu. Eşimi çok seviyorum oda beni seviyor o Doğu’lu, ben Karadeniz’liyim. Aramızda kültür farkı var. Hayata bakış açımız farklı, ortak yönlerimiz yok denecek kadar az. Şu an eşim ve ailesiyle birlikte İstanbul’da oturuyoruz. Eşimin ailesinin maddi durumu iyi ama kendi evimize çıkacak kadar imkanımız yok. Aynı evde beş kişi yaşıyoruz ve ilk zamanlar bir sorun yokken evde artık büyük bir huzursuzluk var. Eşim bana karşı çok soğuk. Beni çok ihmal ediyor. Şikayet edince “beni çok bunaltıyorsun, üzerime çok geliyorsun” diyordu. Ailesinin yanında onunla yakın oturmama kızıyor, el ele tutmayı bile istemiyordu. Şimdi biraz düzeldi. “Ben evliliğe alışamadım” diyor. beni çok sevdiğini söylüyor ama benimle sanki ben üzülmeyim diye vakit geçiriyor. Cinsel hayatımız bile doğru düzgün değil. Öte yandan ailesiyle ilk zamanlar aramız çok iyiyken daha sonrabozuldu. Eşimin 25 yaşındaki erkek kardeşi bana hizmetçi gibi muamele ediyor, hakaret ediyor, en ufak bir şeyde bağırıyordu. Ben de ona karşılık veriyordum ama ailesi tartışma uzamasın diye ne derse desin “sus” diyorlardı bana. Ama tahammül edemiyordum. Ayrıcaeşimin ailesi benim giyimime, konuşmama, düzenime karışıyorlar, eleştiriyorlar, aklınca akıl veriyorlardı. Kayınvalidem eşimle arama girmeye de başladı. Psikolojim bozuldu, sürekli ağlıyorum hergün tartışma oluyor. Eşim de kayınbiraderimi uyardı ama yine devam etti. Bu durumlar eşimle aramızı daha da açtı ve eşim arada kaldı. başını alıp gitmekten bahsetmeyebaşladı. Bir yıl çocuk istemedik, tam şimdi çocuk yapmaya karar verdik, eşim çocuk istemediğini bizim evliliğimizin ne olacağının belli olmadığını söyledi. Şimdi Kayınbiraderimle bir sorun kalmadı onu uyardılar ama kayınvalidemle hala gerginiz. Eşim de ben de bu evde yaşamak istemiyoruz artık ama başka eve geçmeye de imkanımız yok. Ne olur bize yol gösterin. Bana bir şeyler yazarsanız çok sevinirim. Şimdiden çok teşekkür ederim.Merhaba, eşinizi sevdiğinizi söylüyorsunuz bu çok sevindirici. O da sizi seviyor olmalı ama belli ki ailesiyle sizin aranızda kalmış. Zorluklara rağmen evliliğinizi sürdürmek istemeniz de emek vermenizi gerektirir.
Kültür farkı evliliklerde sıkıntı yaratabilir ama normalde bu sorun karşılıklı anlayışla çözülebilir. Burada erkek tarafının fazlaca müdahil olması ve sizi değiştirip dönüştürmeye çalışması bunu büyük bir soruna dönüştürmüş. Kültür yapınız aynı bile olsa bir tarafın diğerinin giyimine, yaşam tarzına müdahale etmesi kabul edilemez. Baskı altında kaldığınız sürece bu sürtüşmeler devam edecek gibi görünüyor. İleriye dönük plan yapıp şimdi değilse de belki 6 ay belki 1 yıl içinde evinizi ayırmayı deneyin. En azından ufukta bir umut ışığı belirince şu anki duruma sabretmeniz daha kolay olacaktır.
Cinsel sorunlar yaşamanız bu durumda kaçınılmaz. Çünkü duygusal tarafımızla cinsel arzularımız birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Duygusal gerginlikler de genelde cinsel hayata yansır ve öfke, kaygı gibi duygular, biriken sıkıntılar, dargınlıklar cinsel yaşamın kalitesini ve sıklığını etkiler. Kaldı ki kalabalık bir evdesiniz ve mahremiyet de problem olacağından kendinizi rahat hissedemeyebilirsiniz. Yani cinsellikteki problemlerinizi çözmek için önce ortamın gerilimini azaltarak işe başlamak yerinde olacaktır.
Mümkün olduğu kadar tartışma yaratacak konuları tetiklememeye çalışın, gerilim arttığı zaman mümkünse odayı değiştirin, bir şeylerle meşgul olun. Bunlar tek başına çözüm olmaz ancak en azından şimdilik evdeki gerilimi düşük tutmak adına çaba göstermek gerekir. Kötü giden bir evliliği kurtarmak için çocuk yapmak büyük hatadır. Çocuk sahibi olmak her ne kadar güzel bir olay olsa da bir bakıma aile için zor bir dönemdir. Alışılması gereken annelik- babalık rolleri, eşleri zorlayabilir, evde dengeler değişir. Her şey bir yana sizin geriliminiz ve ortamdaki problemler çocuğa da yansır ve o da sağlıksız bir şekilde büyür. Dolayısıyla çocuk sahibi olmanız için şu an uygun zaman olmayabilir.
Sürekli evde kalmamaya çalışın. Bir meslek-sanat kursuna gitmeyi ya da donanımınıza uygun bir işte çalışmayı deneyin. Böylece hem zihnen ve bedenen evdeki sıkıntıdan uzaklaşmış olursunuz hem de zamanınızı daha üretken bir şekilde değerlendirerek ayrı bir eve çıkıncaya kadar geçecek süre içinde daha iyi hissedersiniz. Huzurlu ve sağlıklı günler diliyorum.