24 Ağustos 2009 Pazartesi

BİZDE VARSA YOKSA GURURDAN YELEK

“ Yüzsüz yürek. ” Şarkıyı ilk olarak bir mağazada duydum. Soramadım kimseye “ ne bu çalan ” diye ama ilk anda sarıp sarmaladı. Aslında Klasik Türk Müziği ile ilgiliyim. Bazen bir şarkıya takılırım, onun bestekârının sesinden kaydını yahut notasını bulacağım diye hayli zaman peşine düşerim. Bulunca da ben diyeyim 50, siz deyin 100 kere ardı ardına dinlerim, kanana kadar…
Bu şarkı pop müzik dediğimiz türden ki seyrek olarak tiryakilik yapar bende. Şarkının müziğinin ötesinde sözleri vuruyor insanı…
Kalmışım kendi kendime ben harabe
Aklım başıma geldi, bir daha tövbe
En çok üzüldüğüm konu, gözünden düştüm
Sana rezil olmak inan bitirdi beni
Görmezlikten gelince çok üzdün beni
Yabancı bir adam hissettim kendimi...
Kenan Doğulu yazmış, bestelemiş gönlüne sağlık. İletişim psikolojisi açısından kadın-erkek ilişkisinin tahlili için inceleyebileceğimiz çok güzel bir ürün koymuş ortaya. Biten bir sevdanın (ilişkinin mi demeliydim?) ardından yaşanabilecek duyguların bu çeşidini ne kadar içten ama ne kadar da zarif anlatmış. Genelde bilirsiniz; ya “ geberiyorum aşkımdan ” ya da “ uğurlar olsun, umurumda değilsin ” tarzı tepkiler verilir. İlki depresif ve melankolik, ikincisi belki öfkenin acısıyla tepkisel ve savunmacıdır. Ama hani af dilemek isterken, “ yeniden başlayalım, sensiz yapamıyorum ” demek ağır geldiği için umursamaz takılırız ya. Kendimize bile yalanlar söyleyip, “ o kadar da takmıyorum aslında ” süsü verip mağrur tavrımızı bozmayız ya… Şarkılar ki duygularımızın en içten olması gereken ifadesidir, orada bile bir çeşit tafra yapar, sezdirmeyiz ya yaralarımızın hala kanadığını… Bu şarkı öyle değil, samimi bir şekilde kendini ortaya koyan, özeleştiri yapan mert bir tavrı var…
Bazen şeytan diyor ki, git yanaş şuna
Anlat içinden geçenleri
Tut yüreğinden sıkıca ak hayatına
Ama nerde bende o yüzsüz yürek
Bizde varsa yoksa gururdan yelek
Dargın olduğu sevgiliyle gururu yüzünden barışamadığını öyle içten ifade etmiş ki belki de komplekssiz oluşu şarkıyı bu kadar sıcak yapan. Yoksa körolası gururu izin vermediği için gidip barışmanın ilk adımını atamayan, o yüzden de kıvranıp duran binlercesi gibi kalabalığa karışıp “ sen yoluna, ben yoluma ” klişeleriyle kuyruğu dik tutmak çok kolay olurdu.
Hayatımızda önemli olan ne çok insanı kaybediyoruz gururumuz yüzünden farkında mıyız? Nerde bizde o yüzsüz yürek? Bizde varsa yoksa gururdan yelek. Bari bir işe yarıyor mu o yelekler? Mesela yün yelek gibi sıcak mı tutar veya çelik yelek gibi canımızı kurşunlardan mı korur? Hayır… O gururdan yelekler sadece zayıf benliklerimizi koruyor. Maskelerimizi çıkarmaktan, duygularımızı göstermekten öyle korkuyoruz ki… “Ben seni gerçekten seviyorum, sana ihtiyacım var, sensiz cehennem azabı çekiyorum, gel inat etmeyelim” demek öyle zor geliyor ki -Sezen Aksu’nun tabiriyle- aşkımızdan gebersek bile o bizi koruyan kalkanımızı aradan kaldırıp kucaklaşamıyoruz.
İncilerimiz mi dökülür? Sevdiğimiz çok zayıf olduğumuzu mu düşünür? Taviz vermiş mi oluruz? Varsın olsun ne olur? Hani Demirel demişti ya “verdimse ben verdim” diye? O hesap, taviz veriyorsak bile sevdiğimize veriyoruz nihayetinde, düşmanımıza değil. Niye ilişkilerimizde bu kadar çok stratejik hesap yapıyoruz? İki insan arasındaki aşk ilişkisi bu, dış politika değil ki… Menfaatler, savunma kalkanları, taviz vermemeler, inisiyatif kullanmalar…
İşte belki de bunun için bugün aşklar kısa ömürlü. Kimse gururundan soyunup karşıdakine çıplak görünmek istemiyor. Hâlbuki sevgili ilişkisi yeryüzünde olabilecek en yakın ilişkilerden değil midir? Onun için Kelam-ı Kadim diyor ki “onlar (eşleriniz) sizin için bir elbisedir, siz de onlar için birer elbisesiniz”. Öyleyse bize ne oluyor ki zayıf benliklerimizi korumak uğruna sıkı sıkı giydiğimiz o gururdan yeleği/zırhı çıkarıp da aşkımızı adam gibi yaşayamıyoruz? Hem kendi gönlümüzü yoruyoruz hem sevgilininkini… O zaman da payımıza melankoli ve gözyaşı düşüyor, şikâyet etmeyelim. Ama canımız yandığında, ilişkilerimiz çıkmaza girdiğinde değişme zamanı gelmiş demektir. Bir de farklı strateji (!) deneyelim ne dersiniz? Bunun uç örneğini de (önerdiğim için değil tercihe bağlıdır) bırakalım şair söylesin:
Daha nen olayım senin, Onursuzunum.
Cemal Süreya

17 Ağustos 2009 Pazartesi

İTİRAF EDİYORUM: KORKUYORUM!




Testi taştan korkar*
İnsan olmak her daim bir şeylerden korkmak demek…

En cesur gözükenimizin bile pek çok korkusu var ama çaktırmıyoruz çoğu zaman. Kimse anlamıyor ya (!) belli etmeyince… Kızımın “Korku Dükkânı” adında minik kitapları var, Mevlana İdris’e ait resimli kitapçıklar. “Şundan korkuyorum, bundan korkuyorum” diye çok masum ve samimi bir dille yazılmış. Okuyunca düşündüm de korkularımı hiç böyle sıraladım mı ardı ardına diye? Hayır. Bu kitaplar bana ilham verdi, korkularımla yüzleşmeye karar verdim:

Akıl, beden ve/veya ruh sağlığımın bozulmasından çok korkuyorum. Bir anda birilerinin eline, merhametine muhtaç hale düşmek çok korkutucu geliyor…

Sevdiklerimin benden önce ölmesinden çok korkuyorum. Öyle bir acıdan sonra insan uzun zaman normale dönemez biliyorum.

İnandığım gibi yaşamamaktan korkuyorum. İlkesiz, omurgasız, prensipsiz biri olmaktan ve dahası bundan rahatsız olmamaktan korkuyorum.

Hani imtihan dünyasındayız diyoruz ya, Tanrı’nın bana çalışmadığım/bilmediğim yerden soru sormasından korkuyorum.

Erken ölmekten değil ama iyi bir insan olamadan ölmekten korkuyorum.

Sevdiklerimi farkına varmadan kırmaktan korkuyorum. Sonra ya bana söylemezse de içten içe kırgın kalırsa diye de korkuyorum. Bilsem düzeltirim ama söylemezse nereden bileceğim?

Kızım büyüyünce hayat onu incitir diye korkuyorum. Sanki korkunun ecele faydası var da… “Yaşamak acı çekmektir” diyen Buda Hazretleri boşuna mı konuştu yani? Bir şey biliyor ki söyledi…

Korkularımın hepsi bu kadar önemli şeylerden yana değil. Basit şeylerden de korkuyorum. Basit bir darbe sonucu yüzümün yaralanmasından ve yüzümde iz kalmasından çok korkuyorum.

İnsanların hakkımda yanlış düşünmesinden korkuyorum. Yanlış anlaşılmalar çoğu zaman kaçınılmazdır ama ben mümkünse kaçınmak istiyorum. Hatta herkesin hakkımdaki yanlış anlamalarına vâkıf olup onları düzeltmek istiyorum. İyi düşünmeleri şart değil ama kötü de düşünmesinler…

Seminerlerde anlattıklarımda kapalı bir nokta kalmasından ve konunun anlaşılamamasından da korkuyorum. Bazen anlaşılamayan noktaları sorarlar, açıklarım. Ama ya sormazlarsa da açıklayamazsam, o zaman zihinlerde sorular kalır da anlattıklarımda çelişki var zannedilirse? Bu beni cidden korkutuyor. Onun için konuyu anlatırken herr bir tarafını açıklayıp bunu önlemeye çalışıyorum.

Uzun zaman aramadığımda akraba ve dostlarımın bana darılmasından korkuyorum ama korktuğum halde az aramaya devam ediyorum. Telefon insanı değilim ki ben…

Tramvay ve metrodan inerken aniden kapı kapanır da inemeden içerde kalırım diye korkuyorum. Filhakika bir defa kaldım da. Öncesinde o kadar çok hayal etmişim ki “Dejavu, dejavu” diyerek gittim öbür durağa kadar…

Mesela hayvanlardan da korkuyorum. Güvenmiyorum ki bir kere. Bir tanesini severken aniden tırmalar ya da ısırırsa diye korkuyorum. Öyle ya adı üstünde hayvan, ortak referans çerçevemiz yok ki… “Ben sana zarar vermedim ama neden saldırıyorsun, hiç medeni değilsin” mi diyeceğim? Isırır, ısırır…

İnsanlara uzak davranıp incitmekten, yakın davranıp istismar edilmekten korkuyorum. Dengeyi bulmak lazım ama bazen “ya bulamazsam” diye korkuyorum işte. Elimde “yakınlık ölçer” yok ki…

Hani eski menkıbelerde çok dindar filan bir karakter vardır. Farkında olmadan yaptığı bir küçük yanlış, onun helakine sebep olur. Ben de doğru yaşamak için çabaladığım halde ya farkına varmadan yaptığım bir yanlış beni de mahvederse diye korkuyorum.

Yaşlandığımda kalendermeşrep biri değil de huysuz biri olur muyum diye korkuyorum.

Para verdiğim dilencilerin aslında zengin insanlar olabileceğini düşünüp, aptal yerine konmaktan korkuyorum ( hoş, verdiğimiz şey nasılsa iyi niyet eseri olarak kabul edilecek denir ama…).

Sesimin kısılmasından korkuyorum. Konuşur ya da bir şey terennüm ederken detone olmaktan çok korkuyorum.

Önemli bir program öncesi hastalanıp organizasyonu aksatmaktan korkuyorum. O kadar insan hazırlanmışsa kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemem çünkü…

Düşününce ne çok korkum varmış. Daha sayamadığım aklıma gelmeyen bir sürüsü de vardır muhakkak… İnsan olmak her daim bir şeylerden korkmak demiştik başta, önce korkmanın doğal ve insani olduğunu kabullenmek lazım belki de…

Canlılar içinde en akıllısı olsak da çok kırılganız, dünyaya gelince yürümek için bir yıl, konuşmak için 2 yıl geçmesi gerekiyor. Ve çabayla geçen bir ömür… Bütün korkulardan emin olmak ise imkansız gibi. İncil’de der ki “İnsan korkusu tuzağa düşürür. Rabbe güvenen ise güvenlik içindedir”. Önce acziyetimizi ve sınırlılıklarımızı kabullenerek başlayabiliriz işe. Korkuları yok edemeyiz ama onlarla baş edebiliriz.

Yoksa korkular peşimizi bırakmayacak…

*Mevlana