28 Aralık 2009 Pazartesi

RÖPORTAJ: "HEVES ETMEDİ, İSTEDİ"


Rukiye Karaköse: "İSTEMEKLE HEVES ETMEK ARASINDA FARK VARDIR"
Bir yerimiz ağrısın, sızlasın hemen doktorun yolunu tutarız. Derdimize şifa bulmak için doktor doktor gezeriz. Hele bir de yaşlanınca - belki biz de - "Derdimi yine anlayan olmadı, verdikleri ilaçlar fayda etmedi!" diye umutsuzluktan kendimizi yiyip bitiririz. Bir gün arayıp da bulduğumuz o doktoru başımıza tâc etmesini de biliriz.. "Evet, öyle de.. Röportajla ne ilgisi var hasta-doktor ilişkisinin" diyenlerinizi duyuyor gibiyim :)) O zaman sizi daha fazla bekletmiyorum ve ağzımdaki baklayı çıkartıyorum. Geçmişe bakıp 'keşke' demenin vereceği acıyı biliriz de, hayallerimize kavuşmak için gayret etmediğimiz, kimseden destek bulamadığımız olur ya.. İşte bu noktada başarmak adına çok yollar kat eden, insanın ruhundan, halinden, çocuktan, işten, sanattan, müzikten, okuldan, kitaptan anlayan bir eğitimciyi, bir psikoloğu, Rukiye Karaköse Hanımefendi'yi dinlemeye, onu yakından tanımaya hazır mısınız? Rukiye Hanım'ın hayatı ve de önerileri belki çoğumuzun yarasına merhem olacak türden.

"Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur" derler ya, Rukiye Hanım ile tanışmamız da teknolojinin sayesinde. Önce burdaki ve şurdaki yazılarıyla tanıdım kendisini, daha sonra da ortak bir noktada kesişti yolumuz. Önce tanıştık, sonra da daha öncesinden iki dost gibi röportajı unutup farklı konulara da daldık. Güzel bir sohbetin, doyurucu bilgilerin ardından tekrar görüşme niyetiyle de ayrıldık. Rukiye Hanım, eğitimi, tecrübesi, bilgiye olan merakı ve sevgisi sayesinde birçok başarılara imza atmış. 14 yıllık evli ve 11 yaşında Kevser isimli bir kızı var. Evlendikten sonra hem kızını büyütmüş, hem üniversite okumuş. 6 yıl bir vakıfta gönüllü eğitim ve organizasyon hizmeti vermiş. 5 yıldır da profesyonel olarak psikolojik danışmanlık ve eğitmenlik yapıyor. Bu arada 2. üniversitesini okuyor. "İsteyince o kadar da zor olmuyor ama gerçekten 'isteyince' " diyor.

Rukiye Hanım'ın hayat macerası ise 1977 yılında İstanbul'da başlamış. Sivaslı bir ailenin altı çocuğundan üçüncüsü Rukiye. Sıcak bir yaz gününe rastlamış dünyaya gelişi. Okumayı seven bir öğrenciymiş. Hayallerine okuyarak ve meslek sahibi olarak ulaşacağına inanmış hep. Bu düşüncede ise en çok çevresindeki kadınların evlilikten ve çocuk sahibi olmaktan sürekli şikayet etmeleri etkili olmuş.

Eğitimi, hayatımın merkezine koydumLisede okurken dini eğitimine öncelik vermesi gerektiğini düşünerek okulu bırakmış Rukiye. Bir buçuk yıl dinî eğitim almış ve Arapça öğrenmiş. Ailesinde kızlar erken evlenirmiş. O da 19 yaşında dünya evine girmiş. Mantık evliliği yapan Rukiye, tanıdıkça eşini daha çok sevmiş. Evliliğin nihai bir nokta olmadığını ifade eden Rukiye, "Eşler, birbirinin gelişimine katkıda bulunamazsa o evlilik çok besleyen, büyüten bir evlilik olmuyor. Biz eğitimi hayatımızın merkezine koyduk. Bu konuda birbirimizi hep destekledik, birbirimize fikir arkadaşı, yol arkadaşı olduk." diyor.

Yapacaklarınız hiçbir zaman 'geç' değil
Hamile iken 'Ahlak ve Arınma' isimli Arapça eser tercüme eden, liseden kalan derslerini veren Rukiye, bu sürede çevresinden "Ne gerek var, evlisin, çocuğun olacak" gibi sözler işitir. "Onları dinleseydim yapamadıklarımın acısıyla kalacaktım. Eğer insanlar istiyorsa gerçekten başarır ve 'geç' diye birşey yok." diyor.

Yaptığım işi ciddiye alıyorum
Üniversiteye gitmeden önce psikoloji eğitimi almaya karar veren Rukiye, düzenli okumalar yapmaya ve eğitim seminerlerine katılmaya başlar. Okul olsa da olmasa da bu alanda kendisini geliştirmek ister. 21 yaşında anne olan Rukiye, bebeği 5 aylıkken girdiği üniversite sınavından iyi bir puan almasına rağmen siyasi engellemeler sebebiyle tercih yapmaz. Sonrasında ise Uluslararası bir üniversitede Davranış Bilimleri okur ve 2006 yılında mezun olur. Alanıyla ilgili çalışmaları ve eğitimleri takip eden Rukiye, özel bir üniversitede burslu olarak iletişim sanatları ve yandal olarak psikoloji okur ve yüksek lisans yapar. Kitaplar da yazan terapistin şimdiye kadar yayınlanan altı kitabı var. (Ahlak ve Arınma çevirisi, Erdemler Dizisi'nde eş yazar, Ergen Psikolojisi ve İletişim, Ergenlerle Etkili İletişim, Etkili Din Öğretimi'nde eş yazar, Çocuk Eğitiminde Babanın Rolü'nde eş yazar.) Psikolojik danışmanlık da yapan Rukiye, eşiyle birlikte Mevlana'dan terapi metinlerini içeren bir kitap hazırlığında. Kadından Topluma Eğitim Grubu'nda ve Din Öğretimi Formasyon Programı'nda eğitmenlik yapan Rukiye, yaptığı her işi ciddiye alıyor ve başarılarına yenilerini ekliyor.

Müzik hayatımda hep vardı
Şarkı söylemeyi seven, okul yıllarında yarışmalara katılan Rukiye'nin onca işin arasında, bu güzel eğlencesinin de eğitimini aldığını duyuralım. Üsküdar Belediyesi'nin Türk Sanat Müziği Korosu'nda yaklaşık iki yıl görev alan Rukiye, "Boş durmayı sevmiyorum. İnsana hayatta bir amaç lazım, yoksa depresyona girer. Mutluluğu geçici şeylerde arar. Ben de içimdeki potansiyeli açığa çıkarmak, iyi birşeyler yapmak, dünyada varlığım ile yokluğum arasında fark olsun istiyorum." diyor. 2003'ten beri kendini deşarj etmek için ney üflüyor. Klasik kemençe, kabak kemani ya da yaylı tanburdan birini de mutlaka öğrenmek istiyor.
Annelik tarif edilemeyen bir duygu
11 yaşındaki kızı Kevser'in yazmaya, müziğe ve resme ilgi duyduğunu anlatan Rukiye, onunla birlikte yemek yaptıklarını, kitapçıya ve sinemaya gittiklerini, kitaplar ve filmler üzerine konuştuklarını, müzik dinlediklerini söylüyor. Anneliğin çok güzel olduğunu ve her kadının mutlaka yaşaması gereken nimetlerden biri olduğunu vurgulayan Rukiye, bebeğini ilk kucağına aldığında yaşadığı duyguların tarif edilemeyeceğini belirtiyor. Annesinin ve kız kardeşlerinin doğum sonrasında ve bebek bakımında kendisine yardımcı olduğunu ifade eden Rukiye, 'Çocuk var dışarı çıkamıyorum, hiçbir iş yapamıyorum' diyenlere, çok çocuk sahibi olup da başarılı olanları örnek gösteriyor: "Eğitim uzmanı Seyhan Büyükcoşkun dört çocuk sahibi, Eğitimci Saliha Erdim altı çocuklu ve daha pek çok böyle örnek var." Çocuğunun bebekliğinde kitap tercümesi ve araştırma makaleler hazırladığını anlatan Rukiye, "Belli bir döneme kadar adanmışlık gerekiyor ancak çocuğa sahip olmak üretkenliğe engel değil." diyor.

Eşini kaybeden kadının çocukları için yıkılmadığını, güçlü durup çocuklarını toparladığını, biri erkek biri kız olan ikiz bebeklerden kız çocuğun hayatta kalma becerisinin daha yüksek olduğunu, kadınların daha uzun yaşadığını anlatan Rukiye, kadınların hassas ama bir o kadar güçlü olduğuna dikkat çekiyor.

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter ile Benötesi Psikolojisi Derneği'nde transpersonal (benötesi / maneviyat) psikolojisi çalışan ve bu alanda terapistlik eğitimi alan Rukiye, arkadaşlarıyla birlikte enstitü açma projelerinden de bahsetti. Müzik, el sanatları ve meşguliyet terapisi ile tedaviyi kapsayacak bu enstitü, bende tarihi şifahanelerin gün yüzüne çıkartılacağı inancını ve heyecanını uyandırdığını söylemeliyim.

Kariyer; üretken ve mutlu olmak demek
Kariyer denilince, para kazanmak, terfi etmek, prim kazanmak, emekli olmak gibi kavramlar gelmiyor Rukiye'nin aklına. Onun için kariyer "İnsanın üretken ve mutlu olması" demek. Mesleğinde insana dokunan, manevi bir yönün bulunmasını isteyen Rukiye, tekrara düşen, eğitime kapalı olan bir işi de yapmak istemediğini belirtiyor. Eğitimler için 40'tan fazla ile giden Rukiye, işini severek yapıyor. Yapılan her işin önemli olduğunu düşünen Rukiye, "Marifet iltifata tabidir. Beğendiğim bir şeyi mutlaka takdir ederim. Çünkü güzel yapılan işleri beğendiğimizi söylemezsek yapan kişi 'yapsam da, yapmasam da bir diyecek. Mükafat görürse daha güzelini yapmak için gayret edecek." diyor.

Kadınlar part time çalışmalı

Kadınların tam zamanlı çalışmasını doğru bulmayan Rukiye, annenin çocuk üzerindeki emek ve sorumluluğunun daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. "Hayat müşterek desek bile çocuğun anneye daha fazla ihtiyacı var. Özellikle 0-2 yaş döneminde çocuk tamamen annenin yanında olması lazım." diyen Rukiye, tam zamanlı çalışan kadınların kendisine de yeteri kadar zaman ayıramadığını ve mutsuz olduğunu ifade ediyor.
Kadınların, hayatlarında mutluluk istiyorlarsa ne ailelerinden ne de başarı arzusundan ödün vermeden idealleri doğrultusunda çalışmaları gerektiğine inanan Rukiye, ekliyor: "Bu çok zor olsa, çok emek istese bile..." Rukiye Hanım'a göre: "Kadınlarımızın da aile-iş dengesini kurabilmiş modellere ihtiyacı var. Böylece motive olup cesaret bulmaları ve "ben de başarabilirim" demeleri mümkün. "
http://www.cocukdayaparimkariyerde.com/, 28 Aralık 2009

18 Aralık 2009 Cuma

YUNAN MİTOLOJİSİNDE İNSAN ALGISI



Mitoloji sözcük anlamı olarak “efsane bilimi”dir. Yani ilkel insanların ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır.

MİTOLOJİ NEDİR?
Mitoloji sözcük anlamı olarak “efsane bilimi”dir. Yani ilkel insanların ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır.
Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır. Her ulusun, her ülkenin tarihi; çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öykülerini, inanç sistemini, tanrılarını, insanlarını, masallarını, söylencelerini barındırır ama mitoloji dendiğinde bu sözcüğe yabancı olmayanlara ilk çağrışım yapan Yunan mitolojisidir.

YUNAN MİTOLOJİSİ
Esâtir (yani satirler) veya efsâneler olarak da karşılanabilen mitoloji kavramı yunanca “Mύθος” (Mîthos) kelimesinden gelir. En kuvvetli tezlerden birine göre, Mithos, “kelime”, “söz” ve “söylev” anlamlarını taşır. Κelime bazen, yunanca “èργον” (Ěrgon-İş, emek, eylem, aksiyon) kavramının karşıtı olarak kullanılmış bazen de, “kurgu” anlamını ifâde etmiştir. Kavram, dünya dillerinin hepsine orijinal anlamıyla girmiş bulunmaktadır.
Mitoloji nelerle uğraşır, eli nerelere uzanır, kimlerin ilgi ve bilgi alanına girer, şöyle bir bakalım:Mitoloji, “sonluluk” ve “sonsuzluk”, İlâhlık” ve “İlâhelik” gibi her türlü metafizik süreçleri içermesi bağlamında “Teoloji” (İlâhiyat) biliminin konusudur.
Edebiyat biliminin, Tarih biliminin, Arkeoloji biliminin, Sosyoloji biliminin, Felsefe biliminin, Dilbilim’in, Etimoloji biliminin, Etnoloji biliminin, sanatın, kültürün, bilgeliğin, kozmolojinin (evrenoluş), cinselliğin ve daha birçok alanın da konusudur.
Mitoloji, başlangıçtan (Ezelî’den, İlk’ten) sona (sonsuzluğa, ebedîliğe) doğru uzun bir yolculuk olarak da tanımlanabilir. Orada, Allah’ı bulursunuz, kadını, erkeği, aşkı, kıskançlığı, tamahı, kini, öfkeyi, entrikayı, ayak oyunlarının envaî türlüsünü, zavallılığı, sınıf farklarını ve çatışmalarını, kastlaşmayı, haksızlığı, adâletsizliği, savaşı, kanı, vicdanı, imanı, imansızlığı, namussuzluğu, ahlâkı ve ahlâksızlığı, özgürlüğü ve esâreti, kutsallığı, tek tanrıyı, çok tanrıyı velhasıl aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.
Yunan mitolojisinin en büyük ustalarından biri olan Yorgos Meotis, “Mitoloji, herşeyden önce, İNSAN RUHU’nu anlamaya, araştırmaya ve onu teselli etmeye uğraşır” der. “Yunan mitolojisinin en hoş, en ölmez tarafı da burada, onun insana verdiği kıymettedir. Gerçekten de Yunan mitleri ile insanoğlu o devirlerde bile, evrenin en önemli varlığı sayıldı. Şu da bir gerçektir ki, Yunan mitlerinde yalnız bir din, bir inanç yoktur. Onlarda tabiat fenomenlerinin açıklanması, hayatın ve felsefenin ifadesi vardır. Mitleri bir masal gibi okuyup geçmemeli, onların üzerinde düşünmeliyiz.Mitlerin arkasına gizlenmiş anlamı bulmalıyız.

YUNAN MİTOLOJİSİNDE İNSANIN YARATILIŞI
İnsanın yaratılışı ile ilgili Grek mitine ait birkaç söylence vardır.
Hesiodos’un Soylar Efsanesi:
Bu efsane insanın tam olarak nasıl yaratıldığını açıklamaz. Sadece yaratılmış olduğunu varsayar ve sonrasını anlatır bize. Der ki Hesiodos:
Chronus’un egemenliği sırasında, ölümsüz tanrılar ilk insan soyunu yaratmışlar. Buna “Altın Soy” deniyor. Bereketli topraklarında tanrılar gibi yaşarmış ilk insan soyu, Mutluluk içinde yaşar, mutluluk içinde ölür, sonra toprağı ve insanları koruyan birer minik cine dönüşürlermiş.
Sonra “Gümüş Soy”u yaratmış tanrılar. Gümüş Soy, Altın Soy kadar zeki değilmiş. Aptallıklarıyla başlarını derde sokar, tanrılara saygısız davranırlarmış. Zeus bunu saygısızlık olarak nitelendirmiş ve onları yeraltı cinlerine dönüştürüp toprağın altına gömmüş.
“Tunç Soy” yaratılmış ardından. İşte ilk insanı yaratan Prometheus’un ölmezlere mahsus olan ateşi çalması ve insanlara armağan etmesi bu devre rastlar. Ateşi elde edince insanlar tembellikten kurtuldular. Kendilerini koruyabiliyorlardı. Tunç silahlar kullanıp kollarına kuvvet gelen insanlar, çelikleşen kalplerinden acımak duygusunu kovdular. Ares’e hizmet etmeye ve birbirlerini boğazlamaya başladılar. Zeus’un devreye girmesine gerek kalmadan, bu sefer onlar kendi kendilerini yok ettiler ve Hades’in karanlık yeraltı dünyasına göçtüler.
“Demir Soy” en son gelmiş ve hala sürmekte olan soydur. Yine bu efsanede denir ki, bir altıncı soy daha gelecek. Saygısız, sevgisiz, yok edici bir toplum olacak ve hak kavramı ortadan kalkacak, güçlüler kazanacak, güçsüzlerse ölüme mahkum olacak.
Hâlâ bizim içinde bulunduğumuz bu devir, sefaletler ve cinayetler devridir. Bu devrede insan vahşi hayvanlardan daha kan dökücü olmuştur. Tanrıların düşmanı Titan, Prometheus’un verdiği şeytânî zekayı kullanarak, demirle, akıllara hayret verecek işler başarmakta, medeniyette dev adımlarla ilerlemektedir. Fakat bu demir devrinde çok büyük işler başaran insan, tanrısal erdemlerini kaybetmiş, kabalaşmış, hayvanlaşmıştır. Kendi aczini unutarak tanrıları inkar etmiş, bütün iyi huyları kalbinden kovmuştur. O ilk devirlerde mağaralarda, korkak hayvanlar gibi yaşayan, köstebekler gibi oyuklarda sürünen insanlardan daha acınacak bir haldedir. Fakat insanın bu mânevî sefâletine sebep, Prometheus olmuştur. Eğer o aklın sembolü olan ve tanrılara mahsus olan ateşi çalıp da çamurdan yarattığı bu mahluka vermeseydi, bu mahluk bu kadar sefil olmayacaktı. Çünkü mitolojik bakışa göre insan için akıl bir baş belasıdır, hayvanlar akılsız oldukları için sevk-i tabiîleri ile insanlardan daha mesut yaşamaktadırlar.
***
İnsan yaratıldıktan sonra yaşayacağı zamanın, yani ömrün tespiti meselesi kaldı. Zeus, insanın normal olarak 25 sene yaşamasını kâfi görüyordu. İnsan sızlandı. 25 senede ne yapabilecekti? Aşağı yukarı bunun yarısı uyku ile geçecekti. Çocukluk devrini de çıkarınca geriye bir şey kalmayacaktı. Zeus “ne yapayım; en son yaratıldığın için güçlü olmak, hızlı uçmak, çok uzaklardan görmek, iyi koku almak vasıfları gibi uzun ömür de mahluklara dağıtıldı.” İnsan ağlayarak yalvarmasına devam etti. O sırada onun yanında şu altı hayvan bulunuyordu: Tırtıl, kelebek, tavus, beygir, tilki, maymun. Hayatı tatlı bularak çok yaşamak için çırpınan insan, Zeus’a bu hayvanları göstererek, “Bunların ömürlerinden al, bana ver. Ben üstün bir mahlukum, benim çok yaşamam lazım. Onlar çok yaşamasalar da olur.” Baş tanrı bunun haksızlık olacağını, tanrıların nazarında her mahlukun eşit olduğunu sürerek, insanın, ömrünün belirli zamanlarında o hayvanların hayatını yaşamasını, yani o hayvanlar gibi ömür sürmesini şart koşarak hayatı uzattı. Bu sebeptendir ki, yeni doğan bir insan yavrusu evvelce tırtıl gibi yerde sürünür, emekler, bu bebeklik devridir. Sonra kelebekler gibi neşe ile koşar, oynar; bu çocukluk çağıdır. Zaman geçince, bilhassa 15’inden sonra gençlik çağı başlar. Bu devrede insan tavus hayatı yaşar. Onun gibi gururlanır. 25-30 yaşından sonra ev-bark sahibi olunca üzüntüler, kederler başlar. O zaman beygir gibi hayatın yükünü çekmek icab eder. İnsan 40’ından sonra tecrübe sahibi olur, olgunlaşır, bu devrede tilki gibi kurnaz olur, 50’sinden, 60’ından sonra da insan maymun gibi çirkinleşir.

KADININ YARATILIŞI
Prometheus’un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl onları şımartınca Zeus o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi ve onlara kadını gönderdi. Zeus , oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos’tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı.
Olympos’ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite’in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca “bütün armağan” anlamına gelen Pandora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes Pandora’nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona dedi ki; “Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır.” Böyle dedikten sonra baş tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a gelin olarak gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus’dan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora’nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.
Pandora da tıpkı tüm kadınlar gibi doğuştan meraklı olduğunda dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus’un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular. Pandora hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek “ümit” te vardı. Fakat ümit dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı.. Böylece Zeus ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.Buna göre kadın “ölümlü erkeklerin arasına gönderilen bir nifak” olarak tanımlanır.

YUNAN MİTOLOJİSİNDE TANRILAR ve İNSAN TELAKKİSİ
Yunan tanrıları insan biçiminde idiler ama; insanlar gibi fani değildiler. Onlar, sarsak ihtiyarlığı, korkunç ölümü bilmiyorlardı. Onlar Ambrosia denilen ve kendilerine mahsus olan bir çeşit yiyecekle besleniyorlardı. Fakat tanrı oldukları halde insanlar gibi onların da bazı kusurları vardı. Daha doğrusu Yunan mitolojisindeki insan kavramının bazı özellikleri tanrıların şahsında anlatılmıştı.
Mesela şehvet onların da yakasına yapışmıştı. Onlar da icabında yalan söylerlerdi. Bazılarının ahlak telakkisi çok genişti. Zeus baş tanrı olduğu halde tanrıçalardan da, insanlardan da hoşuna gidenleri kirli arzularına âlet etmek isterdi. Beri taraftan Artemis ve Athena el sürülmemiş birer temiz bâkire olarak kalmışlar, kalplerinde şehvete yer vermemişlerdi.
Gerçekten tanrılar arasında bizim telakkimize göre, en ahlaksız, en sefilleri bulunduğu gibi, en namuslu, en faziletlileri de bulunurdu. Zaten onlar, insanları tanrı derecesine yükselten Yunanların karakterini taşımakta idiler. Yani tanrıları da kendileri gibi Yunan idi. Yunan insanı nasıldır? Bazen şehvetinin esiri olur, bazen sever, sevilir, bazen yalan söyler, bazen korkar, bazen de çok doğru ve cesurdur. Fakat umumiyetle hayalperesttir. Yine fazilete ve insanlığa inanır, şerefi uğruna canını verir. Bütün bu karakterler tanrılarda vardır. Gerçekten Yunanların inandıkları tanrılar da kendileri gibi severler yahut nefret ederlerdi. Kıskançlık kurdu onların da kalbine düşerdi. Çekememezlik onlarda da vardı. Çamuru gözyaşı ile yoğrulan insanlar gibi, onlar da ıstırap çekerlerdi. Tabiatları insandan üstün olduğu için, onların neşeleri ve kederleri de insanlarınkinden üstün ve büyüktü. Onlar ölümden başka bütün büyük ıstırapları çok derinden duyarlardı. Onların öç almaları da müthişti. En insafsız, en kaba ruhlu ve kalpsiz bir hainin işlediği cinayetlere taş çıkartacak iğrenç cinayetlerle ellerini kirletirlerdi. Olympos düzeni ise, muhtelif güçlerle tahkim edilmiş ve sistem yürütülegelmiştir. Başkaldırının yolları kesilmeye çalışılmış ve en ufak bir isyan (bireysel veya örgütlü) en ağır biçimde bastırılmıştır. Bu bastırma eylemlerinde ise genelde “dişi varlıklar”a başvurulur. Bir anlamda asayiş mekanizması kadınların inisiyatifindedir. İleride de görüleceği üzere, zaman zaman bu denge güçleri arasında çok sert, neredeyse savaşa varan çelişki ve çatışmalar yaşanır. Ama statükonun korunması için maksimum çaba sarfedilir.
Menfaat ve açgözlülük hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Kanaatkârlık hemen hemen yoktur. Bu gerçeklik bazen hattâ sık sık Olympos güçlerini birbirine düşürür ve silahlar çekilir. Genelde Zeus araya girer ve müdahalede bulunur. Uzlaştırıcı bir rol oynar.
Poseidon’un 100 kadar kadınla ilişkisi olduğu söylenir yani poligamdır. Bu kadınlardan çok sayıda çocuğu olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Homeros, “Tanrıların yatakları steril (temiz, kısır) değildir” demiştir.
Daha önce de değindiğimiz gibi, Eski Yunan’ların inancına göre, insan yaratılmadan önce Tanrılar mevcuttu. Ve Tanrılar, insanların şeklinde idi. İnsanlar gibi onların da kusurları, meziyetleri vardı. Kısaca söylemek gerekirse, Yunan Tanrıları ve Tanrıçalarının hayatları, âdetâ insanların hayatı gibi idi. Böylece Yunan kendisini tanrısında, tanrısını da kendisinde bulmuştu.
Eski Yunan yalnız tanrısında değil, her şeyde insanı bulur ve insanı görür. Eski Yunan mitolojisinin güzelliği ve o mitolojiyi güzelleştiren, süsleyen, besleyen Eski Yunan edebiyatının ölmezliği de buradan geliyor. O her şeyde, insanı görmüş ve insanı bulmuştur. Yunan’a göre dağlarda, ırmaklarda, yıldızlarda, ağaçlarda, çiçeklerde, kurtlarda, kuşlarda, her yerde, her şeyde insan vardır.
Mesela kurt neden kan dökücüdür? Örümcek neden ağ örmektedir? Yunan kurdu bir hayvan olarak görmez. O, Blykaon adında bir kraldır. Kan döktüğü için kurda çevrilmiştir.
Örümceğe gelince; o Anadolulu Arakne Hanım’dır. Gergef işlemekte kendisini, zeka tanrıçasından üstün gördüğü için örümceğe çevrildi. Hala eski alışkanlığını devam ettirmektedir.
Bu mitlerin içinde her ne kadar insanoğlunun bilimden uzak zamanlarına mahsus birtakım çocukça inançlara rastlanırsa da, mitolojik hikayelerin tamamına dikkat edilince hayatta daima daha iyiye, daha mükemmele doğru yükseldiğimiz sezilir.
Bildiğimiz gibi, Prometheus, çamura şekil vermiş. İnsan bedenini yaratmış. O sırada oradan geçmekte olan tanrıça Athena, Prometheus’un eserine hayran kalmış ve çamura hayat üflemiş. İşte ilk insan böyle yaratılmış. Zeus’un öldürülen oğlu Zagreus’un saflığı, temizliği, iyiliği ve güzelliği ile Titanların kötülüğü ve çirkinliğinin bir karışımı. İnsanın içinde hem iyilik hem kötülük bulunması bundan olsa gerek.
Fakat insan tabiatın en aciz mahluku imiş. Çıplak, kendisini koruyacak hiçbir şeye malik olmayan insanın fil gibi kuvvetli hortumu, aslan gibi pençesi, kuş gibi kanadı, at gibi koşacak bacakları yoktu. Daha doğuşta ıstıraplar, üzüntüler, birtakım ihtiyaçlar onun yakasına yapışmış.
Zaman geçmiş, insanoğlu çoğalmaya başlamış.Bu kısım da mitolojinin birçok yerinde olduğu gibi oldukça kafa karıştırıcı. Çünkü birazdan göreceğimiz Pandora, ilk kadın ölümlüdür. Demek ki Pandora gelene kadar insanlar, yani erkek bireyler, bir şekilde kendi başlarına çoğalmayı başarmışlar... Nasıl? Bu da mitolojinin bilinmezlerinden biri.
Evet, Prometheus ilk insanı çamuru göz yaşlarıyla karıştırarak yarattığında,buna aslanın gücünü, tavusun kibrini, tilkinin kurnazlığını tavşan’ın ürkekliğini kattı. Fakat insan çıplaktı, kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri, ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. Yarattığı mahluklara acıyan Prometheus insanları daha iyi bir şekilde yaşatabilmek, vahşi hayvanlara karşı etkili silahlarla koruyabilmek, toprağı sürmeye yarayacak gerekli aletleri elde edebilmek için onlara madenleri işlemeyi ve ateşi vermeye karar verdi.
O günden itibaren insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havada ısınıyorlar, karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat bir süre sonra nerden geldiklerini unutarak kendilerini tanrılarla eşit tutmaya başladılar. Zeus onların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti.

SONUÇ
Yunan mitolojisinin tamamında hakim olan insan tasavvuru, onların tabiata, hayvanlara hatta Tanrılara yansıttığı kolektif özelliklerde belirginleşir. İnsansı (insan biçimci) tanrı anlayışı hakimdir. Buna göre insan, iyi, ahlaki özelliklere sahip olduğu kadar, kötü, acımasız ve güvenilmezdir de… Akıl nimeti başına bela olurken, kadın ona kötülükleri getiren, aklını çelen, başını belaya sokan varlıktır. Güç arzusu, şehvet, ihtiras, kan dökücülük gibi özelliklere sahip olan insan, zaaflarla doludur. Ancak tabiatında iyilik, cömertlik ve cesareti de taşıdığından olsa gerek; yeryüzünde fitne ve fesat, iyi ve kötünün mücadelesi sürekli devam edecektir.

17 Aralık 2009 Perşembe

"EŞİMLE ÇOK MUTSUZUM!"


Nur/İstanbul

Selamlar hocam. Ben çok mutsuzum. Eşimle aram çok bozuk. 23 yaşındayım eşimle bir buçuk yıl önce evlendim. Ama telefonda tanışarak oldu ve bu benim için en büyük hata oldu. Eşimi çok seviyorum oda beni seviyor o Doğu’lu, ben Karadeniz’liyim. Aramızda kültür farkı var. Hayata bakış açımız farklı, ortak yönlerimiz yok denecek kadar az. Şu an eşim ve ailesiyle birlikte İstanbul’da oturuyoruz. Eşimin ailesinin maddi durumu iyi ama kendi evimize çıkacak kadar imkanımız yok. Aynı evde beş kişi yaşıyoruz ve ilk zamanlar bir sorun yokken evde artık büyük bir huzursuzluk var. Eşim bana karşı çok soğuk. Beni çok ihmal ediyor. Şikayet edince “beni çok bunaltıyorsun, üzerime çok geliyorsun” diyordu. Ailesinin yanında onunla yakın oturmama kızıyor, el ele tutmayı bile istemiyordu. Şimdi biraz düzeldi. “Ben evliliğe alışamadım” diyor. beni çok sevdiğini söylüyor ama benimle sanki ben üzülmeyim diye vakit geçiriyor. Cinsel hayatımız bile doğru düzgün değil. Öte yandan ailesiyle ilk zamanlar aramız çok iyiyken daha sonrabozuldu. Eşimin 25 yaşındaki erkek kardeşi bana hizmetçi gibi muamele ediyor, hakaret ediyor, en ufak bir şeyde bağırıyordu. Ben de ona karşılık veriyordum ama ailesi tartışma uzamasın diye ne derse desin “sus” diyorlardı bana. Ama tahammül edemiyordum. Ayrıcaeşimin ailesi benim giyimime, konuşmama, düzenime karışıyorlar, eleştiriyorlar, aklınca akıl veriyorlardı. Kayınvalidem eşimle arama girmeye de başladı. Psikolojim bozuldu, sürekli ağlıyorum hergün tartışma oluyor. Eşim de kayınbiraderimi uyardı ama yine devam etti. Bu durumlar eşimle aramızı daha da açtı ve eşim arada kaldı. başını alıp gitmekten bahsetmeyebaşladı. Bir yıl çocuk istemedik, tam şimdi çocuk yapmaya karar verdik, eşim çocuk istemediğini bizim evliliğimizin ne olacağının belli olmadığını söyledi. Şimdi Kayınbiraderimle bir sorun kalmadı onu uyardılar ama kayınvalidemle hala gerginiz. Eşim de ben de bu evde yaşamak istemiyoruz artık ama başka eve geçmeye de imkanımız yok. Ne olur bize yol gösterin. Bana bir şeyler yazarsanız çok sevinirim. Şimdiden çok teşekkür ederim.Merhaba, eşinizi sevdiğinizi söylüyorsunuz bu çok sevindirici. O da sizi seviyor olmalı ama belli ki ailesiyle sizin aranızda kalmış. Zorluklara rağmen evliliğinizi sürdürmek istemeniz de emek vermenizi gerektirir.
Kültür farkı evliliklerde sıkıntı yaratabilir ama normalde bu sorun karşılıklı anlayışla çözülebilir. Burada erkek tarafının fazlaca müdahil olması ve sizi değiştirip dönüştürmeye çalışması bunu büyük bir soruna dönüştürmüş. Kültür yapınız aynı bile olsa bir tarafın diğerinin giyimine, yaşam tarzına müdahale etmesi kabul edilemez. Baskı altında kaldığınız sürece bu sürtüşmeler devam edecek gibi görünüyor. İleriye dönük plan yapıp şimdi değilse de belki 6 ay belki 1 yıl içinde evinizi ayırmayı deneyin. En azından ufukta bir umut ışığı belirince şu anki duruma sabretmeniz daha kolay olacaktır.
Cinsel sorunlar yaşamanız bu durumda kaçınılmaz. Çünkü duygusal tarafımızla cinsel arzularımız birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Duygusal gerginlikler de genelde cinsel hayata yansır ve öfke, kaygı gibi duygular, biriken sıkıntılar, dargınlıklar cinsel yaşamın kalitesini ve sıklığını etkiler. Kaldı ki kalabalık bir evdesiniz ve mahremiyet de problem olacağından kendinizi rahat hissedemeyebilirsiniz. Yani cinsellikteki problemlerinizi çözmek için önce ortamın gerilimini azaltarak işe başlamak yerinde olacaktır.
Mümkün olduğu kadar tartışma yaratacak konuları tetiklememeye çalışın, gerilim arttığı zaman mümkünse odayı değiştirin, bir şeylerle meşgul olun. Bunlar tek başına çözüm olmaz ancak en azından şimdilik evdeki gerilimi düşük tutmak adına çaba göstermek gerekir. Kötü giden bir evliliği kurtarmak için çocuk yapmak büyük hatadır. Çocuk sahibi olmak her ne kadar güzel bir olay olsa da bir bakıma aile için zor bir dönemdir. Alışılması gereken annelik- babalık rolleri, eşleri zorlayabilir, evde dengeler değişir. Her şey bir yana sizin geriliminiz ve ortamdaki problemler çocuğa da yansır ve o da sağlıksız bir şekilde büyür. Dolayısıyla çocuk sahibi olmanız için şu an uygun zaman olmayabilir.
Sürekli evde kalmamaya çalışın. Bir meslek-sanat kursuna gitmeyi ya da donanımınıza uygun bir işte çalışmayı deneyin. Böylece hem zihnen ve bedenen evdeki sıkıntıdan uzaklaşmış olursunuz hem de zamanınızı daha üretken bir şekilde değerlendirerek ayrı bir eve çıkıncaya kadar geçecek süre içinde daha iyi hissedersiniz. Huzurlu ve sağlıklı günler diliyorum.

25 Kasım 2009 Çarşamba

"BOŞUNA YAŞAMADIN TYCHO BRAHE!"

Son zamanlarda aklıma takılan biri Tycho Brahe. Asıl adı Tyge Ottesen Brahe (1546-1601) olan bu bilim insanı, Danimarkalı bir kimyacı, astronom ve astrolog. O dö­nemde Danimarka Krallığı'na bağlı olan Skâne'de (İsveç) doğan Brahe, bilim tarihine damga vurmuş köşe taşlarından biri olmasına rağmen az bilinir. Öğrencisi Keppler’i herkes tanır da Tycho Brahe deyince maalesef pek kimse bilmez.
Brahe, Kopernik'in ölümünden 3 yıl sonra doğdu. Asil bir soydan geliyordu, babası bir şatonun yöneticisi ve nüfuzlu biriydi. O doğmadan babası onu amcasına evlatlık vermeyi taahhüt etti ancak sonra vazgeçince, Danimarka donanmasında subay olan amcası Jorgen onu kaçırdı.
Küçüklüğünden beri yıldızlara ve gökyüzüne merak saran bir çocuk iken 1559'da Kopenhag üniversitesinde şahit olduğu güneş tutulması onda bir tutku yarattı, ancak amcası onun Danimarka'nın önemli bir siyasetçisi olmasını istiyordu. Bu yüzden onun hukuk okumasını istedi ve Leipzig'e yolladı. Gündüzleri hukuk eğitimi gören Brahe, geceleri ise gökyüzünü gözlemliyordu.
1563'de iki parlak gezegen olan Jupiter ile Satürn'ün kavuşumlarından biri gerçekleşti. Eski kavuşum tablolarına göre bu olay önemli bir miktar hatalı verildiğini saptadı. Bu onun ilk kayıtlı gözlemi oldu, ve bunu ilkel bir yolla sadece bir çift pusula ile yaptı.
Amcası Jorgen 1565'de ölünce, Brahe hukuk okumayı bıraktı ve Almanya'ya Rostock üniversitesine gitti. Buradaki bir düelloda daha sonra burnunun bir kısmını kaybedecektir.
Burada bir takım keşiflerde bulundu. Artık Brahe ünlü biri olmuştu. Danimarka kralı işini sürdürmesi için kendisine tam donanımlı bir gözlemevi verdi ve adına bir fon açtı. seçilen yer baltık denizindeki Ven adasıdır. orada Tycho Brahe, Uranibourg (gökyüzü şatosu) ve Stejnebourg (yıldız şatosu) adını verdiği iki gözlemevi yaptırdı. Burada kendini astronomiye adayan Brahe gözlemlerini sürdürdü. 777 yıldızın konumunu ölçtü ve katalog hazırladı elinde hiçbir teleskop olmamasına rağmen ölçümlerinde 1-2 dakikadan daha fazla hata yoktur. Ayrıca öğrencisi ve asistanı Johannes Kepler'in eliptik gezegen yörüngeleri yasasını biçimlendirmesine yardım etti.
Ancak şu da var ki, Brahe kısmen dinsel gerekçelerle Kopenik'in kuramlarını kabul etmedi. Onun yerine melez bir sistem benimsedi. Buna göre gezegenler Güneş'in etrafından dönüyor. Ancak Güneş ile Ay ise Dünya'nın çevresinde bir yörüngede bulunuyorlardı.
Zamanla bazı meselelerden ötürü ve Danimarka kralı ile kimi dostlarının ölümü nedeniyle Ven adasındaki yaşamı bozuldu ve ona ait fon kesildi. Buna bir neden de sinirli yapısı, kiracılarına karşı acımasız oluşu ve kendisine verilen görevleri reddetmesiydi. Bunun üzerine adayı terk ederek imparatorluk matematikçisi olarak Prag'a gitti. Ancak orada aradığını bulamadı.
Tycho aceleci, hoşgörüsü olmayan, bencil, çoğu zaman da acımasız bir adam olarak bilinir fakat aynı zamanda zeki, kibar ve çalışkan olduğu da söylenir.

Brahe 24 kasım 1601'de 55 yaşındayken öldü. “Ölüm döşeğinde bilgilerini Kepler’e armağan etti ve son gecesinde şu sözleri bir şiir gibi tekrarladı durdu: “Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın. Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın” Beni etkileyen, çarpan da bu sözleri oldu zaten… Ömür boyu bilimle uğraşan, bu alanda hatırı sayılır katkılar ve keşifler yapan, muhtemelen deha düzeyinde biri, ölürken “unutulmamayı” diliyor. Bu, çocukça gelebilir ama çok insanî… Yaptıkları ile anılmayı, hafızalarda saklanmayı, “bir şekilde” yine ve hep yaşamayı istiyor. Hepimiz gibi aslında…
Hepimiz bu dünyada iz bırakmak, bir işe yaramak istiyoruz. Çocuk sahibi olurken, işimizde başarı peşinde koşarken, dostluklar kurarken hatta para ve mal mülk edinip biriktirirken derdimiz temelde hep aynı: Yarına kalmak. Buraya daha derin kökler salmak, yaşama tutunmak ve sonrasında da bizden izler bırakarak unutulmamak, gönüllerde yaşamak. Ölüm korkusuyla nasıl başa çıkacağımızı anlatırken Yalom da buna değinir. “Tıpkı suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi bizler de yaşarken bir şekilde etrafımızı etkileriz” der. Eğer çevremizi olumlu etkiler, hayata bir şeyler katarsak, birileri için umut, ışık, sevgi kaynağı olabilirsek aslında bir şekilde “yapıp ettiklerimizin etkileriyle” yaşamaya devam ederiz. “Bir şekilde” yaşamaya devam edeceğimizi, unutulmayacağımızı bilmek de bizi mutlu ediyor ve ölümlülükle başa çıkmamızı kolaylaştırıyor. Şüphesiz “ahiret inancı” da bunda bir faktördür ancak bu başka bir tartışma konusu. Çünkü ahiret inancının olması da kişiyi “bu dünyada iz bırakmak ve hatırlanmak istemek”ten alıkoymuyor. İnsanız ve sonlu varlıklarız ancak sonsuz bir özden geldiğimiz için olacak ki unutulmamak, hatırlanmak, gönüllerde ve eserlerimizle “yaşamak, hep yaşamak” istiyoruz.
Seni anlıyorum Tycho Brahe, seni çok çok iyi anlıyorum. Ve ölümünden 408 yıl sonra diyorum ki “boşuna yaşamadın büyük bilgin, rahat uyu, boşuna yaşamadın…

24 Ağustos 2009 Pazartesi

BİZDE VARSA YOKSA GURURDAN YELEK

“ Yüzsüz yürek. ” Şarkıyı ilk olarak bir mağazada duydum. Soramadım kimseye “ ne bu çalan ” diye ama ilk anda sarıp sarmaladı. Aslında Klasik Türk Müziği ile ilgiliyim. Bazen bir şarkıya takılırım, onun bestekârının sesinden kaydını yahut notasını bulacağım diye hayli zaman peşine düşerim. Bulunca da ben diyeyim 50, siz deyin 100 kere ardı ardına dinlerim, kanana kadar…
Bu şarkı pop müzik dediğimiz türden ki seyrek olarak tiryakilik yapar bende. Şarkının müziğinin ötesinde sözleri vuruyor insanı…
Kalmışım kendi kendime ben harabe
Aklım başıma geldi, bir daha tövbe
En çok üzüldüğüm konu, gözünden düştüm
Sana rezil olmak inan bitirdi beni
Görmezlikten gelince çok üzdün beni
Yabancı bir adam hissettim kendimi...
Kenan Doğulu yazmış, bestelemiş gönlüne sağlık. İletişim psikolojisi açısından kadın-erkek ilişkisinin tahlili için inceleyebileceğimiz çok güzel bir ürün koymuş ortaya. Biten bir sevdanın (ilişkinin mi demeliydim?) ardından yaşanabilecek duyguların bu çeşidini ne kadar içten ama ne kadar da zarif anlatmış. Genelde bilirsiniz; ya “ geberiyorum aşkımdan ” ya da “ uğurlar olsun, umurumda değilsin ” tarzı tepkiler verilir. İlki depresif ve melankolik, ikincisi belki öfkenin acısıyla tepkisel ve savunmacıdır. Ama hani af dilemek isterken, “ yeniden başlayalım, sensiz yapamıyorum ” demek ağır geldiği için umursamaz takılırız ya. Kendimize bile yalanlar söyleyip, “ o kadar da takmıyorum aslında ” süsü verip mağrur tavrımızı bozmayız ya… Şarkılar ki duygularımızın en içten olması gereken ifadesidir, orada bile bir çeşit tafra yapar, sezdirmeyiz ya yaralarımızın hala kanadığını… Bu şarkı öyle değil, samimi bir şekilde kendini ortaya koyan, özeleştiri yapan mert bir tavrı var…
Bazen şeytan diyor ki, git yanaş şuna
Anlat içinden geçenleri
Tut yüreğinden sıkıca ak hayatına
Ama nerde bende o yüzsüz yürek
Bizde varsa yoksa gururdan yelek
Dargın olduğu sevgiliyle gururu yüzünden barışamadığını öyle içten ifade etmiş ki belki de komplekssiz oluşu şarkıyı bu kadar sıcak yapan. Yoksa körolası gururu izin vermediği için gidip barışmanın ilk adımını atamayan, o yüzden de kıvranıp duran binlercesi gibi kalabalığa karışıp “ sen yoluna, ben yoluma ” klişeleriyle kuyruğu dik tutmak çok kolay olurdu.
Hayatımızda önemli olan ne çok insanı kaybediyoruz gururumuz yüzünden farkında mıyız? Nerde bizde o yüzsüz yürek? Bizde varsa yoksa gururdan yelek. Bari bir işe yarıyor mu o yelekler? Mesela yün yelek gibi sıcak mı tutar veya çelik yelek gibi canımızı kurşunlardan mı korur? Hayır… O gururdan yelekler sadece zayıf benliklerimizi koruyor. Maskelerimizi çıkarmaktan, duygularımızı göstermekten öyle korkuyoruz ki… “Ben seni gerçekten seviyorum, sana ihtiyacım var, sensiz cehennem azabı çekiyorum, gel inat etmeyelim” demek öyle zor geliyor ki -Sezen Aksu’nun tabiriyle- aşkımızdan gebersek bile o bizi koruyan kalkanımızı aradan kaldırıp kucaklaşamıyoruz.
İncilerimiz mi dökülür? Sevdiğimiz çok zayıf olduğumuzu mu düşünür? Taviz vermiş mi oluruz? Varsın olsun ne olur? Hani Demirel demişti ya “verdimse ben verdim” diye? O hesap, taviz veriyorsak bile sevdiğimize veriyoruz nihayetinde, düşmanımıza değil. Niye ilişkilerimizde bu kadar çok stratejik hesap yapıyoruz? İki insan arasındaki aşk ilişkisi bu, dış politika değil ki… Menfaatler, savunma kalkanları, taviz vermemeler, inisiyatif kullanmalar…
İşte belki de bunun için bugün aşklar kısa ömürlü. Kimse gururundan soyunup karşıdakine çıplak görünmek istemiyor. Hâlbuki sevgili ilişkisi yeryüzünde olabilecek en yakın ilişkilerden değil midir? Onun için Kelam-ı Kadim diyor ki “onlar (eşleriniz) sizin için bir elbisedir, siz de onlar için birer elbisesiniz”. Öyleyse bize ne oluyor ki zayıf benliklerimizi korumak uğruna sıkı sıkı giydiğimiz o gururdan yeleği/zırhı çıkarıp da aşkımızı adam gibi yaşayamıyoruz? Hem kendi gönlümüzü yoruyoruz hem sevgilininkini… O zaman da payımıza melankoli ve gözyaşı düşüyor, şikâyet etmeyelim. Ama canımız yandığında, ilişkilerimiz çıkmaza girdiğinde değişme zamanı gelmiş demektir. Bir de farklı strateji (!) deneyelim ne dersiniz? Bunun uç örneğini de (önerdiğim için değil tercihe bağlıdır) bırakalım şair söylesin:
Daha nen olayım senin, Onursuzunum.
Cemal Süreya

17 Ağustos 2009 Pazartesi

İTİRAF EDİYORUM: KORKUYORUM!




Testi taştan korkar*
İnsan olmak her daim bir şeylerden korkmak demek…

En cesur gözükenimizin bile pek çok korkusu var ama çaktırmıyoruz çoğu zaman. Kimse anlamıyor ya (!) belli etmeyince… Kızımın “Korku Dükkânı” adında minik kitapları var, Mevlana İdris’e ait resimli kitapçıklar. “Şundan korkuyorum, bundan korkuyorum” diye çok masum ve samimi bir dille yazılmış. Okuyunca düşündüm de korkularımı hiç böyle sıraladım mı ardı ardına diye? Hayır. Bu kitaplar bana ilham verdi, korkularımla yüzleşmeye karar verdim:

Akıl, beden ve/veya ruh sağlığımın bozulmasından çok korkuyorum. Bir anda birilerinin eline, merhametine muhtaç hale düşmek çok korkutucu geliyor…

Sevdiklerimin benden önce ölmesinden çok korkuyorum. Öyle bir acıdan sonra insan uzun zaman normale dönemez biliyorum.

İnandığım gibi yaşamamaktan korkuyorum. İlkesiz, omurgasız, prensipsiz biri olmaktan ve dahası bundan rahatsız olmamaktan korkuyorum.

Hani imtihan dünyasındayız diyoruz ya, Tanrı’nın bana çalışmadığım/bilmediğim yerden soru sormasından korkuyorum.

Erken ölmekten değil ama iyi bir insan olamadan ölmekten korkuyorum.

Sevdiklerimi farkına varmadan kırmaktan korkuyorum. Sonra ya bana söylemezse de içten içe kırgın kalırsa diye de korkuyorum. Bilsem düzeltirim ama söylemezse nereden bileceğim?

Kızım büyüyünce hayat onu incitir diye korkuyorum. Sanki korkunun ecele faydası var da… “Yaşamak acı çekmektir” diyen Buda Hazretleri boşuna mı konuştu yani? Bir şey biliyor ki söyledi…

Korkularımın hepsi bu kadar önemli şeylerden yana değil. Basit şeylerden de korkuyorum. Basit bir darbe sonucu yüzümün yaralanmasından ve yüzümde iz kalmasından çok korkuyorum.

İnsanların hakkımda yanlış düşünmesinden korkuyorum. Yanlış anlaşılmalar çoğu zaman kaçınılmazdır ama ben mümkünse kaçınmak istiyorum. Hatta herkesin hakkımdaki yanlış anlamalarına vâkıf olup onları düzeltmek istiyorum. İyi düşünmeleri şart değil ama kötü de düşünmesinler…

Seminerlerde anlattıklarımda kapalı bir nokta kalmasından ve konunun anlaşılamamasından da korkuyorum. Bazen anlaşılamayan noktaları sorarlar, açıklarım. Ama ya sormazlarsa da açıklayamazsam, o zaman zihinlerde sorular kalır da anlattıklarımda çelişki var zannedilirse? Bu beni cidden korkutuyor. Onun için konuyu anlatırken herr bir tarafını açıklayıp bunu önlemeye çalışıyorum.

Uzun zaman aramadığımda akraba ve dostlarımın bana darılmasından korkuyorum ama korktuğum halde az aramaya devam ediyorum. Telefon insanı değilim ki ben…

Tramvay ve metrodan inerken aniden kapı kapanır da inemeden içerde kalırım diye korkuyorum. Filhakika bir defa kaldım da. Öncesinde o kadar çok hayal etmişim ki “Dejavu, dejavu” diyerek gittim öbür durağa kadar…

Mesela hayvanlardan da korkuyorum. Güvenmiyorum ki bir kere. Bir tanesini severken aniden tırmalar ya da ısırırsa diye korkuyorum. Öyle ya adı üstünde hayvan, ortak referans çerçevemiz yok ki… “Ben sana zarar vermedim ama neden saldırıyorsun, hiç medeni değilsin” mi diyeceğim? Isırır, ısırır…

İnsanlara uzak davranıp incitmekten, yakın davranıp istismar edilmekten korkuyorum. Dengeyi bulmak lazım ama bazen “ya bulamazsam” diye korkuyorum işte. Elimde “yakınlık ölçer” yok ki…

Hani eski menkıbelerde çok dindar filan bir karakter vardır. Farkında olmadan yaptığı bir küçük yanlış, onun helakine sebep olur. Ben de doğru yaşamak için çabaladığım halde ya farkına varmadan yaptığım bir yanlış beni de mahvederse diye korkuyorum.

Yaşlandığımda kalendermeşrep biri değil de huysuz biri olur muyum diye korkuyorum.

Para verdiğim dilencilerin aslında zengin insanlar olabileceğini düşünüp, aptal yerine konmaktan korkuyorum ( hoş, verdiğimiz şey nasılsa iyi niyet eseri olarak kabul edilecek denir ama…).

Sesimin kısılmasından korkuyorum. Konuşur ya da bir şey terennüm ederken detone olmaktan çok korkuyorum.

Önemli bir program öncesi hastalanıp organizasyonu aksatmaktan korkuyorum. O kadar insan hazırlanmışsa kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemem çünkü…

Düşününce ne çok korkum varmış. Daha sayamadığım aklıma gelmeyen bir sürüsü de vardır muhakkak… İnsan olmak her daim bir şeylerden korkmak demiştik başta, önce korkmanın doğal ve insani olduğunu kabullenmek lazım belki de…

Canlılar içinde en akıllısı olsak da çok kırılganız, dünyaya gelince yürümek için bir yıl, konuşmak için 2 yıl geçmesi gerekiyor. Ve çabayla geçen bir ömür… Bütün korkulardan emin olmak ise imkansız gibi. İncil’de der ki “İnsan korkusu tuzağa düşürür. Rabbe güvenen ise güvenlik içindedir”. Önce acziyetimizi ve sınırlılıklarımızı kabullenerek başlayabiliriz işe. Korkuları yok edemeyiz ama onlarla baş edebiliriz.

Yoksa korkular peşimizi bırakmayacak…

*Mevlana

26 Temmuz 2009 Pazar

AŞK ACISI NASIL GEÇER?

L. D. /Adıyaman
Selamlar. Ben Adıyaman 'da yaşıyor ve çalışıyorum. Geçen hafta verdiğiniz seminere ben de katılmıştım. Seminerinizi çok beğendim. Benim de uzun zamandır psikolojik desteğe ihtiyacım var. Sizinle yüz yüze bu konuyu konuşmak istemiştim. Ama çok çekindim ve utandım.(Şimdi de bu durum devam ediyor) Fazla uzatmadan konuya girmek istiyorum. Sizin hoşgörünüze sığınarak beni ayıplamayacağınızı temenni ediyorum.

(…) Ben bundan 9 yıl önce memleketimde bir alışveriş merkezinde çalışmaya başladım. O zamanlar 19 yaşındaydım. Ailemin çok tutucu bir yapısı var. Babam benim işe başlamama çok zor razı oldu. Bende evden işe işten eve gidiyordum. Çalıştığım yerde tanışıp evlenen bir çok arkadaşım oldu. Ben bu konuda hep korkuyordum. Çalıştığım 3. senede yine bir teklif aldım. 3 yıldır iyi tanıdığım hakkında yanlış birşey duymadığım bu gence hayır demek istemedim. Hayır dersem çok büyük bir hata yapacakmışım gibi oldum. Anneme bunu bu şekilde anlattım. Annem 'şu anda olmaz senden büyük bekar ablan var dedi'.
(…) Kime ne şekilde kızayım bilmiyorum. Bizler kadere inanan insanlarız. Kısmet değilmiş deyip tevekkül etmemiz lazım , biliyorum .Ama ben sanırım sonucun bu duruma gelmesindeki sebeplere daha çok kızıyorum. Aileme çok kırgınım ben şu ana kadar onlara hem maddi hem manevi anlamda elimden gelen desteği vermeğe çalıştım.Onlardan kendim için tek bir şey istemiştim. Onu da kabul etmediler. Kendilerine göre haklılar beni korumaya çalışıyorlar. Ama benim çok duygusal bir yapım var. Bunun için kendi istediğimi yaşamak isterdim. Onlar kendi istedikleri hayatı bana yaşatmak istediler. Biliyorum onların fikrini değiştirmek çok zor. Hatta imkansız. Belli bir yaştan sonra karakter değişmez. Bunun için ben onları öyle kabul ettim.
Ben şunları sormak istiyorum: sanırım şu anda depresyon geçiriyorum, bu durumdan nasıl kurtulabilirim? Sevdiğim insanı nasıl unutabilirim, yani aşk acısı nasıl geçer? Aileme kızmak istemiyorum onları çok seviyorum ve değer veriyorum ama aklıma bu durum gelince sözlerimle onları incitiyorum. Onlara karşı nasıl daha hoş görülü olabilirim? Ailem onlardan uzak yalnız yaşadığım için çok huzursuz. Beni bir an önce evlendirmek istiyor.
(…) Zamanınızı aldığım için hakkınızı helal edin.Tavsiye ve nasihatleriniz için şimdiden çok teşekkür ederim,Allah razı olsun. Hoşçakalın.

RUKİYE KARAKÖSE: Rica ederim, vaktimi almadınız, size elimden gelen şekilde yardımcı olmak isterim. Ne sorununuzu, ne bundan dolayı utanmanızı ayıplayacak değilim. Bu son derece doğal ve insani bir durum. Zorluğunu da yaşamayan kolay kolay bilemez ve anlayamaz. Allah yardımcınız olsun gerçekten çok zor bir süreç yaşamışsınız, hala da sürüyor. Belli ki bu kişiyle bir gelecek, artık olmayacak.

Aşk acısını geçirmenin en iyi yolu, onu yaşamaktır denir. Bunun bittiğini zaman içinde zor da olsa kabulleneceksiniz. Ama şu an sizin de düşündüğünüz gibi depresyonda olma ihtimaliniz çok yüksek. Görmeden bir şey söylemek zor ama tarifiniz onu gösteriyor. Zaman gerekir evet ama atlatmanız epey uzun sürmüş. Mümkünse psikoterapi almanız çok iyi gelecektir. O zaman bu kadar bağlanmanızın arka planındaki sebepleri daha net görebilirsiniz.
Aşk aslında karşımızdaki kişiden bağımsız, bizim içimizde olup biten bir süreçtir. O kişiye biz, çok ciddi anlamlar yükleriz, içimizdeki aşk, sevgi, ideal erkek/kadın imgelerini yansıtırız. Tıpkı bir ayna gibi... Ona yansıttığımız görüntüyü o aynada gördüğümüzde de "evet, bu o, aradığımı buldum" duygusu yaşarız. Eric Fromm der ki "büyük aşk, büyük yalnızlıktır". Yani içimizdeki varoluşsal yanlızlığı gidermek için, sevgi, muhabbet, diyalog arayışı içindeyken bir karşımıza çıkan müsait ya da namüsait bir insana
yöneliyoruz.Bazen bu duygular karşılıklı da olabilir. Ama yine de aslında süreç bizim içimizde olup bitiyor. Öyle olmasa diğer hemcinslerimiz de aşık olduğumuz kişinin ne kadar harikulade (!) olduğunu farkedip o kişiye yönelmeliydi değil mi? Evet sevilen kişi gerçekten özel ve güzel özelliklere de sahip olabilir ama bu, başlıbaşına aşkın sebebi değildir. Biz, kendi iç dünyamızdaki karşılanmamış ihtiyaçlarımızı karşılamak, kayıp "ruh eşi"mizi bulmak, bütünlenmek isteğiyle aşık oluruz. Aşkın psikolojisi, içimizdeki "anima ve animus" kavramları üzerine biraz okursanız konuyu daha net kavramanız kolaylaşır.
Psikoterapi almanız mümkün değilse şu durumda size önerebileceğim en azından bir hastaneye başvurup, kendinizdeki depresif belirtileri anlatmanız ve ilaç kullanmanızdır. İlaç size iyi gelecek moralinizi toparlamanızı ve günlük hayatı sağlıklı sürdürmenizi mümkün kılacaktır. Şu aşamayı ilaçsız atlatmak isterseniz çok daha fazla harap olursunuz. Kendinizi açmakta zorlanacağınızı anlıyorum, konunun derinine girmek zorunda değilsiniz, kabaca anlatırsınız, bir aşk ve ayrılık yaşadığınızı, şu anki moral çöküntüsünü, uyku, iştahsızlık vs durumu anlatırsanız ilaç yazacaktır. Düzenli kullanın ve kendi kendinize iyileşme hissedince bırakmayın, doktorun talimatıyla tedricen azaltıp bırakırsınız.

İstanbul’a yolunuz düşerse merkezimize uğrarsanız görüşebiliriz de. Ama çok bunalırsanız yine yazın. Şu durum tamamen geçmeden lütfen evlilik düşünmeyin, hele bu aşkı unutmak için asla... Sağlıklı karar alamazsınız. Bir an önce ilaç desteği alarak normale dönmeye çalışın, ondan sonra evlilik düşünebilirsiniz.

Depresyondayken evlilik, ayrılma, barışma gibi önemli kararlar alınması çok risklidir. Ondan artık umudu kesmeniz lazım. Gerekirse telefonunuzu değiştirin, aramayın, seyrek de olsa mesaj- mail trafiği olmasın. Çünkü bir kaç yıl da geçse, o veya her ikiniz evli de olsanız bir mesaj, mail ya da telefon görüşmesi her şeyi alevlendirebilir.

Size onu hatırlatan aşk şarkıları dinlemeyin. Müzik duyguları doğrudan etkiler.

Birlikte gittiğiniz yerlerden, katıldığınız etkinliklerden bir müddet uzak durun, yoksa "bana herşey seni hatırlatıyor" diyen şarkıdaki durumu yaşayabilirsiniz.

Mümkünse farklı bir sosyal ortama girmeyi, bir kursa gitmeyi, bir yeteneğinizi geliştirmey,i deneyin. İstediğiniz kadar motive olamasanız da Zihninizi meşgul etmiş ve farklı bir ortama girmiş olacaksınız, bu da iyi gelir.

Sevdiğiniz ve size destek olabilecek arkadaşlarınızla vakit geçirmeye çalışın. Yürüyüş yapın, açık havada dolaşın. Bunlar depresyonunuza iyi gelir ama kesinlikle psikoterapinin yerini tutmaz. Allah yardımcınız olsun, kalbinize ferahlık versin...

7 Mayıs 2009 Perşembe

Gürültünün Psikohijyene Etkileri


Psikohijyen, genel hijyenin bir alt bölümüdür ve ruh sağlığının muhafazası ve sağlamlaştırılması konuları ile ilgilenir. Bu yöntem, çalışma ortamının, geçim şartlarının ve çevrenin bireyin ruh sağlığına etkisini araştırır. Çevrenin ruh sağlığına olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması en temel amacıdır. İnsanların refah seviyesinin, bu çerçevede yaşadığı konutun şartlarının ve seviyesinin daha da iyileştirilmesi için gerekli tüm tedbirleri almak, aynı zamanda ruh sağlığını temin eden gerekli temel yapıtaşlarıdır.
Somatik hastalıkların meydana çıkmasında, ruh sağlığının rolünü unutmamak gerekir. Genel hijyen, çalışma şartlarının ve yaşam standartlarının yükseltilmesi, dinlenmenin, spor uğraşlarının temininin yanı sıra alkol, madde bağımlılığı ve zührevi hastalıklarla ortaya çıkabilen durumlarda da zihnin sağlamlığı ve hijyeni de korunmalıdır. Öyle ki, öğrencilerin, beyni ile iş yapan bilim adamlarının ve ruh sağlıkçılarının iş süreleri ve tatillerinin düzgün şartlarda belirlenmesi de psikohijyenin problemlerindendir.
Gürültü Nedir?
Gürültü, ilk bakışta önemsiz gibi görünse de, günlük hayatımızda en yoğun olarak karşı karşıya kaldığımız kirlilik türlerinden biridir ve psikohijyene direkt olumsuz etki eder. Ruh sağlığı üzerinde tehdit oluşturan çok ciddi bir problemdir. Gürültü, “gelişigüzel bir yapısı ve ses spektrumu olan, istenmeyen ses” olarak tanımlanır. Bir başka tanımda gürültü, zaman içerisinde bir sesin tayfsal yapısında (sesin frekans özelliğinde) gelişigüzel düzensizliklerin olması olarak açıklanır. Genel olarak ise beğenilmeyen, hoşa gitmeyen veya dinlenilmesine tahammül edilemeyen kısaca herhangi bir değeri olmayan sese veya seslere gürültü deriz. Hoşa giden rahatlatıcı seslere insanların ihtiyacı vardır. Sesin uyumsuz, düzensiz olması, kabul edilebilir olmaması ve istenen düzeyden yüksek çıkması o sesin gürültü olarak tanımlanması için yeterlidir.
Özellikle büyük kentlerimizde gürültü yoğunlukları yüksek seviyede olup, Dünya Sağlık Örgütü'nce belirlenen ölçülerin üzerindedir. Bu nedenle İşyerleri Tüzüğü ve Kazalardan Korunma Yönetmeliğinin "Gürültü" ile ilgili bölümleri, belirli aralıklarla kontrol muayenelerini ya da diğer bazı önlemleri öngörmektedir
Kent gürültüsünü artıran sebeplerin başında trafiğin yoğun olması, sürücülerin yersiz ve zamansız klakson çalmaları ve belediye içerisinde bulunan endüstri bölgelerinden çıkan gürültüler gelmektedir. Meskenlerde ise televizyon ve müzik aletlerinden çıkan yüksek sesler, zamansız yapılan bakım ve onarımlar ile bazı işyerlerinden kaynaklanan gürültüler insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz yönde etkilemekte, fizyolojik ve psikolojik dengesini bozmakta, iş verimini azaltmaktadır.
Gürültünün Olumsuz Etkileri
Yüksek gürültü düzeyi; rahatı, emniyet hissini ve dolaylı olarak da çalışma verimliliğini etkiler. Gürültünün giderek artması kişiler üzerinde önce rahatsızlık duygusuna neden olmakta, arkasından konuşmayı zorlaştırmakta ve en sonunda da işitme gücünü azaltmaktadır.
Düzeyi yüksek gürültü içinde uzun süre çalışmanın veya bulunmanın, işitme gücü üzerinde olumsuz ve onarılamayacak sonuçlar doğurduğu bilinmektedir.

Gürültünün kronik baş ağrısı yaptığı, insanı alınganlaştırdığı ve öfkeli yaptığı da yapılan araştırmalarla tespit edilmiştir. Gürültünün insan üzerindeki olumsuz etkileri kısaca şöyledir:
· Fizyolojik etkiler,
· Performans değişimleri,
· Psikolojik rahatsızlıklar,
· İşitme kayıpları
Gürültüye maruz kalan insanların uyku saatleri bozulur, iş verimleri düşer. Konuşulanların anlaşılamaması, işitme duyarlılığında geçici olarak azalma, yorgunluk, bezginlik gibi psikolojik problemler ortaya çıkmaktadır. Ani gürültüye maruz kalan insan vücudunda ani bir kas gerilmesi oluşur ve böylesi bir refleksin önlenmesi mümkün değildir. Dolayısıyla gürültülü bir ortamda bulunan canlıların rahat etmesi mümkün değildir. Aynı zamanda fiziki dayanıklılığı da olumsuz etkilediğinden, gürültü vücut direncini de azaltır.
Gürültünün bir diğer zararı da insan kalbine verdiği rahatsızlıktır. Araştırmacılar gürültünün kalp atışlarını düzensizleştirdiğini, kanı koyulaştırdığını ve kan damarlarının kasılmasına sebep olduğunu ispatlamışlardır.
Gürültüye maruz kalma süresi ve gürültünün şiddeti, insana vereceği zararı etkiler. Endüstri alanında yapılan araştırmalar göstermiştir ki işyeri gürültüsü azaltıldığında işin zorluğu da azalmakta, verim yükselmekte ve iş kazaları azalmaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre; meslek hastalıklarının %10'u, gürültü sonucu meydana gelen işitme kaybı tespit edilmiştir. Meslek hastalıklarının pek çoğu tedavi edilebildiği halde, işitme kaybının tedavisi yapılamamaktadır. Biz konumuz gereği daha çok gürültünün psikolojik etkileri üzerinde duracağız.

Gürültünün Psikolojik Zararları
Gürültünün insan üzerindeki geçici ve kalıcı zararları bir yana bırakılsa bile sıkıntı, gerginlik, isteksizlik bile yeterince olumsuz etkilerdir. Gürültüden duyulan rahatsızlık, dinleyicilerin bir tepkisi olarak bilinmektedir ve zamana, zemine, gürültünün türüne göre yarattığı rahatsızlığın şiddeti de değişmektedir. Mesela gece saatlerinde duyulan bir ses, insanı gündüz saatlerinde duyulandan daha fazla rahatsız etmektedir veya düzensiz bir yapıya sahip ses, kişileri düzenli yapıya sahip olan sesten daha fazla rahatsız etmektedir. Ayrıca anlamsız olduğuna inanılan sesler de yine rahatsızlık unsuru olma özelliğine daha yatkındırlar. Bir diğer örnek ise kaynağını görebildiğimiz nitelikteki gürültüler, kaynağını göremediğimiz gürültülerden daha fazla rahatsızlık verici niteliktedir.
Gürültü psikolojik olarak sürekli gerilim, sinirlilik, şüphecilik gibi durumlara neden olur. Morali etkiler ve verimi azaltır. Gürültünün verdiği bu rahatsızlıklar kişilere ve durumlara göre değişebilir. Aniden meydana gelen gürültü insanların korkmasına ve kızgın hissetmesine neden olabilir. Gürültü bazı durumlarda iş basamaklarını da etkiler. Mesela doğru bir ritim varsa işçiler ritimlerini veya hızlarını bu gürültüye göre ister istemez değiştirebilirler.
Gürültü; dinlenmeye engel olarak uykuyu da aksatır. Uyku problemi ise günümüzde son derece ciddiye alınması gereken bir rahatsızlıktır. Modern çağın insanının başı kronik uykusuzlukla derttedir. Araştırmalarda uykuya dalma güçlüğü, uykuyu sürdürme güçlüğü, sabah erken uyanma ya da toplam uyku süresinin kısa olması gibi durumlardan birinin varlığı uykusuzluk olarak kabul edilmektedir. Kesitsel araştırmalarda "son bir hafta içinde" erişkin toplumun yaklaşık 1/3'ünde uykusuzluk yakınması bildirilmektedir. Şiddetli uykusuzluk yakınması ise %4 olarak bulunmuştur. Şiddetli uykusuzluğu olan hastaların yaşam kalitesi önemli oranda azalmakta; buna karşın tedavi amacıyla doktora başvuru oranı düşük kalmaktadır. Şiddetli uykusuzluk yakınması olan hastaların %55'inin doktorundan bu konuda yardım istediği bulunmuştur. İzleme araştırmaları ağır uykusuzluk oranının yıllar içinde giderek arttığı ve kronikleşme eğilimi gösterdiğini desteklemektedir. Kronik uykusuzluk yakınmaları toplumun %5'inde görülmektedir.
Uykusuzluğun sonuçları:

* Yargı kabiliyetini zayıflatır.

* Ruh halini değiştirir.

* Sıkıntı verici ve sinir bozucudur.
* Konsantrasyonu zayıflatır.

* Yüksek kan basıncı, kalp rahatsızlıkları, performans yetersizlikleri gibi ciddi sonuçları olabilir.
Gürültü kirliliğinin sadece kronik uykusuzluğa sebep olarak bile psikohijyene ne kadar zarar verdiği açıktır. Oysa psikohijyenin bozulmasında tek etken gürültü de değildir. Günümüzde yaygın görülen, haz kültürünün teşvik ettiği alkol, sigara, madde tüketimi, promiscuity (rastgele cinsel ilişki kurmak), yalan söylemek, dedikodu yapmak, aşırı dünyalık hırsı taşımak gibi insanı özünden uzaklaştıran ne varsa varoluş ekolojimizi zehirlemektedir. İstemesek de radyoaktif serpinti gibi bu etkiye maruz kalıyoruz. Aldığımız nefes gibi, içinde yaşadığımız bu haz kültürü de ister istemez bizi şekillendiriyor ve maalesef kirletiyor.

Korunmak için ne yapılabilir? Psikohijyenle ilgili farkındalık geliştirmek, manevi korunma yollarından faydalanmak ilk adımlar olabilir. İnsanı yaratan ve sistemini en iyi bilen yaratıcı, bizi nelerin kirleteceğini ve aşağıların aşağısına düşüreceğini bildirmiş. Nelerin arındırıp yukarılara çıkaracağını da açıklamış. Bize düşen belki de kulak vermek… Özümüze sadık kalıp varoluşumuzu kirletmemek bile yetecek aslında. İnsan olabilmek, dahası insan kalabilmek için bile bu zor zamanda epey çaba gerekiyor. Zor olsa da buna değmez mi?

KAYNAKÇA

Dr. Tahir Özakkaş, “Azerbaycanda Psikohijyen Ve Psikoprafilaksi”, 36. Ulusal Psikiyatri Kongresi, Türkiye Sosyal Psikiyatri Derneği Özet Kitabı

Yard. Doç. Dr. Yaşar Avşar, Gürültü Kontrolü Ders Notları, YTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü

www.arsiv.sabah.com.tr
www.ceroi.net
www.ekolojidergisi.com.tr
www.environmentandpeople.org/
http://www.msxlabs.org/
www.muzikdersi.com
http://www.nonoise.org/
www.psikoterapi.com
www.science.org

20 Nisan 2009 Pazartesi

AŞK YOK (MU) ARTIK?


Gençlerin sevdiği Underground Rapçi Sagopa Kajmer’le beni en yakın dostlarımdan biri tanıştırdı. Şahsi tercihim Klasik Türk Müziğidir ama Sagopa’da başka bir şey var: Müziğin de ötesine geçen bir hakikat çağrısı serpilmiş sanki satırlarına. Sanatçı rap müzikle manevi değerlerimizi sentezleyince hoş ve heyecan verici ve aynı zamanda kallavi bir diskografi ortaya çıkmış. Mesela yıllardır vaizlerin, din adamlarının anlatıp durduğu “dünya hayatı imtihandır” ifadesini gençlere rap müziğiyle söylüyor:

Herşey güllük gülistanlık olacak olsaydı
Gerçekten imtihan olmazdı
Gelişi güzel doğar büyür ölürdük
Alimler olmasaydı bizler şu anda kördük……

Günümüzdeki hazcı kültürün özendirdiği promiscuity yani rastgele cinsellik yaşamak da sanatçının dilinden şöyle ifadelendiriliyor:

Sen abartıyorsun rahat yaşamla sapıtmayı,
İstanbul üstünden geçmiş bırak kendini korumayı,
İyiden iyiye bakıyorum da yoldan raydan çıkmışsın
Tenine dokunan ellerden bir koleksiyon yapmışsın (Aferin)
O yataktan bu yatağa yatıp takılıp sızmışsın
Bu zihniyetle aşkı yorgan altlarında aramışsın (Aferin)
Erkek alana dek istediğini sanarsın ki Romeo
Ne diller döker de teslim olur kapana Juliet
Kadınlar hassas ve hisli dilekler içlerinde gizli
Hatırla iş bitince kaç Romeo gaddarca gitti
Kadın olmak zor, bu kadar acımasızlık sürerken
Hemcinslerim abazalıktan oduncasına yanarken,
Taksim fuhuş yuvası partyler karı-kız kazanı derken,
Koleksiyonuna yeni bir bebek ekle sabah güneşi doğarken
El bebek gül bebek bu yaşına kadar geldin
Düşünsene bir it heriften sertçe tekme yedin
Geceye aşkla vardın sabaha yabancı uyandın
Bil ki sonraki gün bir başka baya anlatılacaksın
Kadını kandırmaksa amaç alayınız yalancı
Kapında köpek olan işi bitince yabancı
Tuzağı düşeni iplemez yeni bir avı kovalar avcı
Sen karar ver bu olayda kim hakim kim savcı

Kadınların yine de gönül işlerine daha duygusal yaklaştığını, bununla beraber ilişkilerde kullanılan taraf olduğunu ve toplum tarafından da bunun vebalinin ikiyüzlü bir şekilde kadına yıkıldığını dile getiriyor.
Erkeklerin elinin kiri kadının boğaza geçirin ipi
Var mı böyle adelet kesin ikisinin de boynunu
Tez helak edin iblisin hile dolu bu oyununu
Uyandırın dünden kalma uyuyakalmış yorgunu
Bu gönülden gönüle, tenden tene rastgele gezinmeler sonuncunda yorgun düşen ruhlara ve bedenlere ise bir çağrısı var:
“Aşk yok artık, kalmamış bu devirde” deme vardır hak yeme ara bul
“Aşksız olsun, kalbim neşe dolsun” deme bu ne fena bir hatadır
Aşk var mı yok mu, varsa nerde/nasıl bulunur, bunu tartışmaya bu sütun yetmez. Ama aşktan ne anladığımız ve ne anlam yüklediğimiz hakikaten dönemden döneme değişiyor. Günümüzde, şarkıda anlatılan şekliyle kirletilen ve yorulan aşk kavramının hakikatini arayıp bulmak bizi biraz daha insan yapacak galiba… Teşekkürler Sagopa, iyi ki şarkıların var.