27 Şubat 2008 Çarşamba

ERGENLİKTE KİMLİK BUNALIMI


“Gençlik, yol gösterilmeye ihtiyaç duyar.”
(Goethe)
Çocuklukta öğrendiğimiz her şey bir gün gelir erişkin dünyasındaki yeni değerlerle karşılaşır. İşte o günün geldiği zaman, ergenlik dönemidir. Eski değerlerle yeni değerlerin karşılaştırıldığı, mesleki, cinsel ve sosyal kimliğin tanınarak oturtulmaya çalışıldığı sırada yoğun çaba harcanır. İşte bu yoğun çabanın adı kimlik bunalımıdır. Kendi kimlik duygumuzu kazanabilmek için, ergenlik döneminde verdiğimiz bu savaş normaldir. Kimi ergen bu savaşı sessiz sedasız verir, kimi ergense fırtınalı bir şekilde. Bu savaş sırasında anne babalarla, toplumla çatışmalara girilir. Bu çatışmalar bazen yoğun ve yıpratıcı, bazen de kolay olur. Çünkü ergen anne babadan kopmaya, bağımsızlaşmaya, kendi toplumsal beklentilerini yapılandırmaya çalışmaktadır. Eğer bunu yapmazsa, sağlıklı bir şekilde erişkinler dünyasına katılamayacaktır. Bağımsızlık istemek kolaydır, ama bunu elde etmek zordur. Daha zor olanı elde edilen bağımsızlığın doğru olarak, nasıl kullanılacağını bilmektir. Bazen anne babadan kopmaya çalışırken, başka gruplara bağımlı hale gelir. Bu değişimler hızlı olabildiği ve denge sağlanabildiği gibi, bağımsızlığı ararken onu tamamen yitiren ergenler de olabilir.
Özdeşim döneminde, babasına ve annesine benzemeye çalışan çocuk, özdeşim yaparak kimlik oluşturur. Onun anne babasının harika olduğu fikri, ergenlikte yerini hiçbir şey bilmeyen aileye terk eder. Artık varlık göstermenin şekli, onlarla öğünmek değil, onlardan daha iyi olabilmektir. Daha iyi olabilmek için farklı yollar seçer ergenler. Kimi ailelerinin tüm olanaklarını kullanarak, hatta onların yaptıklarını yaparak kendini kanıtlar. Kimi ise kendini kanıtlamanın yolunun, onların verebileceklerini tümüyle reddederek, farklı şeyler yapmak olduğunu düşünür. Bu seçim zor ve acı verici olabilir. Ailenin gence karşı tutumu bu bunalımı yaşama şiddetini etkiler. Aslında gencin yaşadığı bu kimlik bunalımı, ailenin de bunalımı haline gelebilir. Onu bu arayışına izin vermeyen, ya da anlamayan aile engellemeleriyle, küçümsemeleriyle, “her şeyi biz biliriz” tavırlarıyla bu normal gelişimsel dönemi, fırtına haline getirebilir. Hiç engellemeyen ama destek de olmayan, yol göstermeyen aileler ise belki fırtınaya tutulmazlar ama ergen çocuklarının içindeki fırtınadan da haberleri olmaz.
Erikson, ergenlik döneminin çocukluk ve erişkinlik dönemi arasında bir geçiş, bekleme, askıya alış dönemi olduğunu söylemiştir. Kimlik bocalaması farklı yoğunlukta yaşanarak geçer. Ama bazı ergenlerde, kimlik bunalımı ağırlaşır, uyum ciddi bir şekilde bozulur. Artık söz konusu olan kimlik karmaşasıdır. Anne babasının, toplumun hatta kendisinin bile beklentilerine ters gelen davranışlar içine girer. Okuduğu okul bitmek üzereyken, orada olmaması gerektiğini düşünenler olur. Başkaları gibi olmaktan nefret eden ergen, onlara benzemek istemez ama ne olmak, kim olmak istediği sorusunun yanıtını da bulamaz. Bu kimlik karmaşası değişik ruhsal sorunlara neden olur. Kim olduğunu bilememenin getirdiği çökkünlük depresyona, depresyon paniğe ve intihar girişimine ulaşabilir. Kuşkucu, alıngan, kendinin anlaşılmadığını ve haksızlık yapıldığını düşünen ergen yaşamın tadının çıkaramaz olur. Uyumsuz insan ilişkileri, yüzeysel gelip geçici, kendini aradığı ama bulamadığı aşklar, tepkisel davranışlar görülür.
Nasıl Çözümlenir?
Sağlıklı çözüm, karmaşadaki gencin uygun danışma ve tedavi ile iyileşmesi ve kimliğini tamamlamasıdır. Ama bu her zaman mümkün olmaz. “Gençlik döneminde olur” diyerek hekime ulaşamayan ya da aileleri tarafından fark edilip ele alınamayan kimlik karmaşaları farklı şekillerde sonlanırlar. Bir sonlanış, olumsuz kimlik oluşturmaktır. Toplumun ve ailesinin istediği gibi olamayacağı inancına kapılan ergen, tam tersi bir kimliği benimser. Uyuşturucu, farklı dini yönelişler, dinini değiştirmek, yetiştiği toplumun tüm değer yargılarını reddetmek bunun yansımalarıdır. Kimi zaman ise topluma meydan okuma olumsuz kimliği kanıtlamanın yolu olur. Şiddet ve terör eylemlerine katılan ergenler bu yolu seçenlerdir. Bu kimlik karmaşası, bazı kişilerce yönlendirilir ve olumsuz kimlik pekiştirilir. Bazen bu kimlik karmaşası, ‘seçilmiş yaşam biçimi’ adı altında sürer. Düzenli yaşayanlar, çalışanlar, çoluk çocuğa karışanlar küçümsenir. Geç yaşlarda, bazen serüven peşinde, bazen çapkınlıkta, ama boşlukta kimlik arayışı sürer gider. Kimlik bunalımını sağlıklı bir şekilde çözümleyememiş ergenlerin çoğunlukta olduğunu düşününce bugün dünyanın neden bu halde olduğunu anlamak zor olmasa gerek…

BURN OUT/TÜKENMİŞLİK SENDROMU ÜZERİNE...




Gün geçmiyor ki yeni bir sendrom ortaya atılmasın. Burn out yani tükenmişlik sendromu pek yeni değil ama ülkemizde yeterince tanınmıyor. Ama bu yaygın olmadığı anlamına gelmiyor.
Burn out, 'bütünüyle yanmış' anlamına gelen 'burn out' ifadesi vücudun fiziksel ve ruhsal olarak çökmesi demek. Bu sendrom sürekli stres altındaki kişilerde görülüyor. Bunlar işlerine gereğinden fazla bağlıdır ve en mükemmel şekilde yapma kaygısı ile kendilerini aşırı derecede zorlayıp baskı altına sokarlar. Bundan dolayı da kendi ihtiyaçlarını bile gözden kaçırabilirler. Kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayal kırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi olarak da açıklanmaktadır.
Özellikle sağlık çalışanları ve öğretmenler arasında yaygın.
Yorgunluk ve ilgisizlikle başlayan 'burn out' uzun süre kendini saklayabiliyor. Bu hastalığa yakalananlar kendilerini çok çalışıyor, ama bunun sonucunda hiçbir şey elde edemiyor zannederler. Ayrıca meydana gelen bu belirtiler kişi tarafından önemsenmezse hastalık mide, kalp ve sırt ağrısı başta olmak üzere birçok probleme de neden olabilir.
Bu hastalar çoğunlukla gergindir ve rahatlamaya ihtiyaç duyarlar. Bu kişilerin yaşamlarında kendilerini rahatsız eden sorunları fazla düşünmemeyi ve başka şeylere de yönelmeyi öğrenmeleri gerekir. Bu yüzden de 'burn out' sendromu tedavisinde ilk önce nedenler konuşularak ortaya çıkarılıyor. Daha sonra da ilaç ile tedaviye destek veriliyor. Tükenmişlik Sendromu’nun oluşmasında etkisi olan durumları şöyle sıralayabiliriz:
-Aşırı Yüklenme: Hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.
-Müşterilerin gereksinimlerinin finanssal, bürokratik ve idari nedenlerden dolayı karşılanamaması.
-Önderlerin yetersizliği, denetim yetersizliği ya da her ikisi.
-Yetersiz uzman eğitimi ve yönlendirme.
-Yaptığı işi kontrol etme ya da etkileme duygusundan yoksun olma.
-Çalışanlar arasında destek ve sosyal ilişkilerin olmaması.
-Aşırı zor ve yoğun iş ortamında çalışmak.
Tükendiğinizi Hissetiğinizde Ne Yapmalısınız? Tükenmişlik sendromu ile baş etmek başlangıçta kişinin kendi çabalarıyla mümkün olabilecekken, daha ciddi durumlarda problemi halletmek için bir takım yöntemler uygulanıyor. Bu yöntemlere değinmeden önce kendi kendine bu problemle nasıl başa çıkılabileceğine bir göz atalım.
Tükendiğini hisseden kişi, kendisine birtakım sorular sormalıdır. Öncelikle yorgunluk hissinizin ne zaman başladığını hatırlamaya çalışın. Bu yorgunluk hissi ne zaman hayatınızda önemli bir yer tutmaya başladı? İş arkadaşlarınızla olan ilişkilerinizde hangi noktadan sonra kişisel hoşgörünüzü kaybettiniz? Bulunduğunuz projelerde sorumluluğunuzun ne olduğunu tam olarak biliyor musunuz? Bu sorulara verilecek cevaplar kendinizi daha iyi hissetmenize, değerlerinizi ve önceliklerinizi yeniden yapılandırmanıza yardımcı olacaktır. İkinci adım hayatınızda bazı değişiklikler yapmak olabilir. İşiniz sizin için cazibesini kaybettiğinde işinizi ya da en azından sorumluluklarınızı değiştirmek faydalı olabilir. Kim bilir belki de ara verme zamanı gelmiştir. Bu tarz kişisel önlemler dışında daha ciddi yöntemler de bulunuyor. Tükenmişlik sendromu ile baş edebilmek için strateji belirleme, planlama ve uygulama daha çok işveren ya da çalışma koşullarını belirleyenlerin kararlarına bağlı. Bireysel iş stresini azaltmak için işin yeniden yapılanmasına yönelik yöntemler:
1-İşin modifikasyonu:
Zor işleri eşit olarak dağıtarak yükün aynı kişiler üzerinde birikmesini engellemek,
· Zor işlerin dönüşümlü olarak yapılmasını sağlamak,
Gün içerisinde iş harici aktiviteler için zaman ayarlamak (örn.:okumak),
Yarım gün çalışmayı desteklemek bu yöntemle insan kaynakları ve esneklik artar,
Çalışanlara yeni programlar oluşturması için olanak tanımak.
2. Danışmanlık hizmetleri: Bu yöntem ile danışmanların öneri ve eleştirilere daha açık olması sağlanırken, çalışanların fikirlerine de önem verilmiş olur. Düzenli aralıklarla geri bildirim almak için anket düzenlemek yararlıdır.
3. Organizasyon olarak sorun çözme: Kalite gelişim programlarının bir amacı da iş ortamının doğru değerlendirilmesini ve sorunların ilk ortaya çıkış anında ele alınmasını sağlayacak kalıcı bir mekanizmanın oluşturulmasını sağlamaktır. Çalışanlarla sorun çözmeye yönelik toplantıların düzenlenmesi, kimlik belirsizliğini ve iletişimsizlikten kaynaklanan çatışmaları engelleyebilir.
Ülkemizde ise maalesef henüz personel yönetiminden “İnsan Kaynakları” yönetimine geçilmediği ya da bu değişiklik sadece tabelada kaldığı için çalışanın ruh sağlığını koruyacak bu tür tedbirler etkin ve yaygın olarak kullanılamıyor. İnsanı sadece çalışıp kuruma da daha fazla kar getirmeye programlı bir makine gibi gören kapitalist sistem daha çok sendrom üretip, çook insan tüketecek gibi görünüyor, ne dersiniz?

20 Şubat 2008 Çarşamba

ERGENLİKTE DUYGUSAL YAPI


Aristo iki bin üç yüz yıl önce gençlerin özelliklerini çok çarpıcı ve özlü biçimde anlatmıştır:
“ Gençlerin istekleri pek çoktur ve bunları hemen eyleme dönüştürmek isterler.
Bedensel isteklerine karşı koyamaz, özellikle cinsel isteklerine yenilirler. Çok değişkendirler, istekleri geçicidir.
Tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler. Kendilerini içtepilerine kaptırır, tutkuların kölesi olurlar. İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar.
Onura ve başarıya paradan daha çok değer verirler çünkü paraya ihtiyaçları olmamıştır.
Eli açık ve iyilikseverdirler çünkü kötülükleri ve muhtaçlığı tanımamışlardır. Çabuk güvenir, çabuk bağlanırlar, çünkü henüz aldatılmamışlardır.
Yüksek amaçları ve hayalleri vardı, çünkü daha yaşamın sillesini yememiş, koşulların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir.
Gençler yanılınca çok yanılırlar.
Sevgide de nefrette de aşırıya kaçarlar, her şeyi bildiklerini sanırlar, onun için yanlışlarında sonuna kadar direnirler.”
Duygusal tepkilerimizin biçimi ömür boyu farklılık gösterir. Ergenlikte ise büyümenin hızlı oluşu ve hormonal değişimler sebebiyle hem fiziki görünümde hem de davranış ve tutumlarda belirgin farklılıklar gözlenir. Bunlar şöyle sıralanabilir:
Duyguların Yoğunluğunda Artış
Buluğ döneminden başlayarak ergenin duygu yoğunluğunda artma olur. Üzüntü, sevinç, öfke gibi duyguların ifadesinde bunu görürüz.
Olumsuz duygular el, kol hareketleri, yüz ifadeleri ve bağırma gibi sözlü ve sözsüz davranışlarla dışa vurulurken heyecan, coşku ve karşı cinse ait duygular, şiir yazma, hatıra defteri tutma aracılığıyla kâğıda dökülür.
Karamsarlık, asık suratlılık, ufak nedenlerle ağlamalar bu dönemin duygusal yoğunluğunun sonucudur.
Hiçbir şeyden hoşnut olmamak, her söyleneni kendine yöneltilmiş bir eleştiri gibi algılamak ve alınganlık göstermek bu dönemin davranış özellikleridir.
Ergen yeni bir durumla karşılaştığı zaman kendisi için alışılmamış bir durumsa heyecanlanıp korkabilir. Heyecan dengesi tam oluşmadığı için duyguların kontrolü zordur. Çoğu ergen heyecan verici durumlar karşısında kolayca kızarabilir.
Duygularda İstikrarsızlık
Ergenin duygusal tepkileri düzensizdir. Çünkü hem duyguları çabuk değişir hem de duygularında istikrarsızlık vardır. Ergenin aynı olaya gösterdiği tepki bir gün arayla değişebilir.
Âşık Olma
Karşı cinse ilgi buluğ öncesinde başlar. Ergenlikte ise hissedilen duygulara heyecan eklenir. Cinsler arasında yakınlaşma eğilimi ergenliğin başında daha çok grupla bir arada olma isteği taşırken sonraları karşı cinsten belli bireylere yönelmiş romantik duygular ortaya çıkar.
Mahcubiyet ve Çekingenlik
Kişinin bedeninden utanması oldukça yaygın bir duygu durumudur. Adeta vücutlarını saklamak isterler. Organlardaki büyümenin farklı zaman ve hızlarda olmasından kaynaklanan orantısız vücut görünümünü saklamak için büyük çaba harcanır.
Baskı görerek yetişen çocuklarda mahcubiyet kalıcı bir özellik olarak ergenlikte de devam eder.
Aşırı Hayal Kurma
Ergen hayal kurarak, geleceğe yönelik tasarıları ve gerçekleşmesini istediği arzularıyla meşgul olur. Hayal kurmanın ergenlikteki yoğunluğu, bu eylemin “gündüz rüyası” olarak adlandırılmasına yol açmıştır. Hayaller o kadar artabilir ki ergen sınıfta ders dinlerken yolda yürürken veya başkasıyla konuşurken aslında hayal kuruyor olabilir.
Yalnız Kalma İsteği
Buluğ çağındaki bir kız veya erkek zaman zaman başkalarından uzaklaşıp yalnız kalmak isteyecektir. Ana-babanın veya arkadaşlarının beraber oma isteğini reddedip kendisiyle baş başa kalmak isteyebilir.
Çalışmaya Karşı İsteksizlik
Hızlı büyümenin olduğu bu dönemde ergenin biraz durgun ve atıl olduğu, adeta hareket etmeye üşendiği zamanlar vardır. Çalışırken ve oyun oynarken çabuk yorulur. Ve çalışmaya karşı daha az isteklidir. Vücut enerjisi adeta büyümeye harcanıyor gibidir.
Ergenlerin duygu durumunda görülen bu genel özellikler biyolojik olgunluk tamamlanmadan bir dengeye kavuşmaz. Eğer ana-baba ve yakın çevre ergendeki bu farklı duygu ifadelerini onların yüzüne vurursa ergen daha da huzursuz olur ve kimse tarafından sevilmediğini düşünür. Bu durumdaki kızlar uzun ağlama nöbetlerine girerken, erkekler büyük suskunluklar yaşayıp sonra da kavga çıkarabilirler. Ergenler olgunlaştıkça, fiziki gelişimlerini tamamladıkça daha sakin ve işbirliği yapılabilir bir duruma geçerler.

“ABİ BENDE POTANSİYEL VAR!”


Her birimiz belli bir potansiyelle doğar ve çeşitli yetenekler taşırız. Hiçbir alanda kabiliyeti olmayan bir insandan söz edilemez. Yaratıcı hiç kimseyi es geçmemiş hepimizi farklı özelliklerle donatmıştır. Ancak “yeteneksiz”, “beceriksiz” ya da “başarısız” görünen insanlar vardır ki onlar da çeşitli sebeplerden içlerindeki cevheri ortaya koyamamışlardır.
İçindeki potansiyeli açığa çıkarma, psikolojide “kendini gerçekleştirme” olarak ifade edilir. Maslow’a göre insan ihtiyaçları birbirini tamamlayan hiyerarşik bir gelişme düzeninde belirir. Maslow beş önemli insani ihtiyaçtan söz eder. Bunlardan ilki yemek yemek, su içmek, cinsellik gibi fizyolojik ihtiyaçlardır. Bunlar karşılandıktan sonra beliren ihtiyaç, “güvenlik ihtiyacı”dır. Acı ya da korku verici durumlardan uzak olmak, süreklilik, bağımlılık, düzen, kanun gibi ihtiyaçlar güvenlik tanımına girer.
Üçüncü ihtiyaç, “ait olma” ihtiyacını da kapsayan “sevgi ve yakınlık ihtiyacıdır. Yeterli barınak ve güvenliğe ulaşmış insan, yakınlığa, sevebileceği bir insana ya da aileye, eş ve çocuklara ihtiyaç duyar. Sevgi ihtiyacı karşılandıktan sonra beliren dördüncü ihtiyaç, kişinin kendine olan saygısı ve başkalarının gözünde itibarı için, değişmeyen sağlam temellere oturtulmuş “saygı ve itibar” ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç güç, başarı, yeterlilik, bağımsızlık ve özgürlük gibi kişinin özgüveni için arzuladıkları kadar, ün, prestij, statü, şöhret gibi diğer insanların da saygısını kazanmaya olan ihtiyaçtır.
Bu piramidin en uç noktasındaki ihtiyaç, enerji ve kapasitesiyle ulaşabileceği en üst düzeye ulaşmasını sağlayan “kendini gerçekleştirme ihtiyacı”dır. Kendini gerçekleştirmek, var olan potansiyel ve enerjisini tümüyle yaşama geçirmek ve “olabileceği” insanın bütünü “olmaya” çalışmaktır.
Maslow’un kuramı bu gün eleştirilmektedir çünkü bir alt basamaktaki ihtiyaç karşılanmadan bir üst basamağa geçilemeyeceğini savunmaktadır. Halbuki tarihe baktığımızda sayısız mahrumiyetler içinde bulunan bir çok insanın bu yoksunlukları aşarak kendilerini gerçekleştirdiklerini görürüz. Yine bir insan ömür boyu dar bir bütçeyle yaşayıp fizyolojik ihtiyaçları için çabalarken, aynı zamanda güven ve aidiyet, sevme, sevilme ihtiyacı duyabilir. Saygın ve muteber biri olmaya ihtiyaç duyabilir. Bazen ihtiyaçlardan biri ön plana çıkmakla beraber, insan bunlar arasında eş zamanlı geçiş ve sıçramalar yapar.
Biz bu tartışmayı bir kenara bırakıp kuramda ortaya konan “kendini gerçekleştirme” kavramı üzerinde duracağız. Evet insan kaba tabirle karnını doyurduktan, diğerleri gibi topluma karıştıktan sonra bir şeylerin eksikliğini fark eder. Kendine sunulan hayatı herkes gibi yaşayıp giderken “hayata dair yapacaklarımın hepsi bu mu?” şeklinde bir hisse kapılır ve çoğu kez bunu adlandıramaz bile… Sosyal hayatı erkeklere oranla daha sınırlı ve renksiz olan kadınlar bu sıkıntılarını dile getirdiklerinde “aç değilsin, açıkta değilsin, sana rahat mı batıyor” gibi tepkiler almaktadırlar. Yiyip içmek, giyinmek, her gün aynı rutini yaşamak insana yetmez oysa… Daha doyum verici başka bir şeyler olmalıdır.
Pek çok kadında sık rastlanan depresif duygular, güvensizlik, aşırı duyarlılık, aşırı alınganlık, asabiyet veya bu duyguların bedene atılıp psikosomatik rahatsızlıklara dönüştürülmesi, aslında kullanılmamış enerjinin bedende yarattığı paslanma etkileridir. Kullanılmayan enerjiler, kullanılmayan madenler gibi pas tutmaya meyillidir. Ruhsal paslanma, derin güvensizlik, depresif duygular, asabiyet ve birçok psikosomatik rahatsızlığın kaynağıdır.
Yine trafik-iş-trafik-uyku döngüsünde yaşayan erkeklerin de şehir ve iş hayatının yıpratıcı şartlarından dolayı kendilerine ayıracak vakti kalmıyor maalesef. Okumak, gezmek, balık tutmak, bir sporla ya da sanatla ilgilenmek insanın ruhunu doyurabilecekken kalan boş vakitler çoğu kez aileye bile ayrılamadan heba olup gidiyor. Ve insan dünyaya hangi potansiyelle geldiyse onu işleyememenin acısını çekiyor. Her birimiz büyük sanatçı, bilim adamı, sporcu, yazar vs. olmak durumunda değiliz, kastettiğimiz inkişaf bu değil. Bizde ne varsa onun ortaya çıkmasıdır. İçimizdeki şey bir elma çekirdeğiyse iyi bir elma ağacı olmaya çalışmalıyız. Gül veya çınar olmaya değil. Bizi depresyona sokan, hep treni kaçırmış gibi hissetmemizi sağlayan işe yaramazlık ve yetersizlik duyguları ancak kendimizi tamamladığımız zaman dinecektir.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE ANA BABANIN ROLÜ


Aile, toplumu meydana getiren parçaların en küçüğüdür. İnsanda kişiliğin oluşmasının en kritik dönemi aile içinde geçer. 0-6 yaş arasında kişiliğimizin neredeyse üçte ikisi oluşur. Bu dönemde çocuğun bizden gördüğü muamele, onun dünya algısını belirler. Anne ve babanın sağlıklı tutumu şunları sağlar:Çocuğa güven duygusunu aşılayarak grup içinde dengeli bir üye olmasını sağlar. Sosyalleşme için uygun bir ortam oluşturur. Çocuğun örnek alacağı davranış biçimlerini oluşturur. Ona rehberlik ederek sosyal uyum konusunda karşılaştığı zorlukları çözümler. Çocuğun yeteneklerini uyarır ve geliştirir.
Eğitilirse Ana-babalar, Eğitilmiş Doğar Tüm Çocuklar
Ana baba, çocuğun kişilik gelişiminde en etkili faktörlerdir. Çünkü insanoğlu dünyaya hiçbir şey bilmeden gelir ve canlılar içinde uzun süre bakıma ihtiyaç duyan tek varlıktır. Diğer canlılar arasında büyüme ve yetişkin olması en uzun sürendir. Bu sürede onu eğitip kişiliğini şekillendirmek mümkün olur. Bu zahmetli ve masraflı iş, ancak içimizde oluşan ana-babalık şefkati ile yapılabilir.
Ailenin temeli sevgi, güven, bağlılık ve karşılıklı anlayışa dayanır. Bu yüzden normal aile ortamı, çocuk için en elverişli çevredir. Çocuk ilk duyum ve algılarını, alışkanlıklarını, burada edindiğinden hem zihinsel hem de ahlaki gelişimi bakımından ana baba çok etkilidir.
Çocuk dış dünyayı ancak, kendine tanınan fırsatlar ölçüsünde algılar ve keşfeder. Bizim açtığımız pencereden etrafını keşfeder.
Anne-baba şunu bilmeli:
* Çocuk zeka ve kişilik özellikleriyle diğer çocuklardan hatta kardeşlerinden farklı, kendine özgü bağımsız bir bireydir.
* Destekleyici yaklaşımı seçen ve ikna yoluyla denetleyen ailenin çocuğu ana-babanın, duygu, düşünce ve beklentilerini neden-sonuçlarıyla bilir.
* Çocuk hem seçimlerinde özgürdür, hem de ana-babasına danışabilir.
* Yetişkin-yetişkin ilişkisine benzer.
*Olumlu ana-baba tutarlı ve kararlıdır.
*Bu ortamda çocuk ana-babasının beklentisinin ne olacağını da bilir, aşağılanıp alay edilmeyeceğini de…
*Çocuğun sağlıklı ruhsal gelişimi için verebileceğimiz iki önemli hediye var: “Sevgi” ve “zaman”.
Anababalık hem dünyanın en zahmetli işlerindendir, hem de büyük sorumluluğuna rağmen en zevkli meşguliyettir. Bu büyük ve kutsal sorumluluğumuzun farkında olmalı, onları dünyaya hazırladığımızın bilinciyle yaklaşmalıyız evlatlarımıza…

“OLMAK” YA DA “SAHİP OLMAK”


'Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı…'
Yunus Emre
İnsan “homo ekonomikus” olarak tanımlanmadan çok önce de bir şeylere “sahip olma”yı seviyordu kuşkusuz. Yaşamak için birtakım nesnelere sahip olmak durumundayız. Ama kendini sadece mülkiyeti ile tanımlamak ve kendine bunun üzerinden değer biçmek modern zamanların hastalığıdır.
Etrafınıza bir bakın, insanların konuştuğu konulara… Ya alıp sattıkları nesnelerden ya da alıp satmayı hayal ettikleri nesnelerden bahsettiklerini görürsünüz. Mütemadiyen evler, arabalar alınıyor, yenileniyor. Hadi alındı bitti diyelim, ondan sonra da mesela dekorasyonla kafayı bozup “şurasına bunu yaptırmalı, burasını da modifiye etmeli” diye diye ömürler tükeniyor. “E insanız, ihtiyaçlarımız var. Hiç mi bir şey almayalım?” diyenlerimiz olacaktır. Deriz ki ihtiyaca binaen bir şey edinmek ve ondan sonra hayli zaman o konuyu dert etmemek ayrıdır, ihtiyaçların hiç ama hiç bitmemesi ve sürekli dilimizi/gönlümüzü meşgul etmesi, dünyamızı kaplaması ayrıdır.
Artık neredeyse duygularımızdan bahsetmeyi, hayata dair konuşmayı unuttuk. Dost meclislerinin sohbetleri bile artık tüketim nesneleri üzerine geyik yapmakla geçiyor. “Şu elbiseyi, bu ayakkabıyı muhakkak almam lazım, arabaya şunu taktırdım, evin bilmem neresine şundan kaplattım, eşyalarımı şu model seçtim” gibi açgözlülüğün itirafları. Bunlar gerçek bir sohbette en fazla yüzde on oranında yer tutabilecekken, bugün maalesef dostlarla paylaşımlarımızın neredeyse tamamını satın alma ve sahip olma histerisi oluşturuyor.
Ama kimse daha fazla tükettiği için mutlu değil.
Çokbilmiş bir şovmen, programındaki bayan konuğa “ben tam bir alışveriş manyağıyım, evdeki tişörtün aynısından 3 tane alırım” diyor. Konuk da katılıyor “evet ben de aynen öyleyim” Arada konu sıkıntısı çeken sakil magazinciler “hangi mankenin kaç yüz çift ayakkabısı var?” konulu haberler yapıyorlar. Şimdi efendim bu durum hakkında mesleki bir yorum yapacak olursam şunu söyleyebilirim. Alışveriş hastalarındaki “satın alma” eylemi, düşük olan benlik saygısını arttırma ve kişiyi aşan stres, engellenme ve depresyon ile baş etmede kullanılıyor. Yani insan lüzumsuz yere harcama yaptığı zaman ürün almıyor, benlik saygısı satın alıyor. O markayı kullanınca, o telefona sahip olunca, o arabaya binince kendini daha değerli hissedecek. “Ben buna değerim” diye bir reklâm sloganı vardı hatırlarsınız. Zımnen, “kullanmıyorsan değmezsin” demiş oluyor seyirciye.
Alışveriş hastalığı kadınlarda daha sık görülüyor ve ortalama 17- 30 yaşları arasında başlıyor.
Alışveriş hastalığı nedeniyle tedavi gören hastaların çoğunluğu, alışveriş öncesi büyük bir arzu, hoşnutluk ve mutluluk ile kontrol edilemez bir istek hali yaşadıklarını, ancak sonrasında da gerginlik ve yoğun bir suçluluk hissi duyduklarını belirtiyorlar.
Alışveriş olayı kişiliklere göre farklılık gösterse de kadınların tercih ettikleri genelde elbise, kozmetik eşya ve mücevher olurken, erkekler elektronik eşya, büyük ev aletleri almaktadırlar. Cinsiyetler arasındaki bu fark, erkeklerin daha çok bağımsızlık ve hareketliliği yansıtan araçları alma eğiliminde olduklarını, kadınların ise görünüş ve duygusal yönlerini ön planda tutan simgesel ve kendilerini tanımlayan eşyaları tercih ettiklerini gösteriyor.
Filozof-psikanalist Erich Fromm “Sahip Olmak ya da Olmak” (To have or to be?) adlı kült kitabında konuyu derinlemesine analiz etmiştir. Ona göre var olmak, bir şeylere sahip olmakla eş anlamlı hale geldi. Çünkü tüketim ideolojisi dünyayı yutma arzusuyla doludur. Tüketici ise sürekli ağlayarak biberonunu isteyen ve hiç büyümeyen/doymayan bir bebek olarak kalır bu toplum düzeni içerisinde. Temel olan, ihtiras sahibi bir kişinin hiçbir zaman yeterli şeye sahip olamayacağı ve mutlu, halinden hoşnut ya da doyum içinde bulunamayacağı gerçeğidir.
Tüketim, günümüzün kapitalist toplumunun en önemli sahip olma biçimidir. Tüketilen şey artık bizim malımız olduğu ve geri alınamayacağı için bu durum korkularımızı geçici olarak azaltıyor. Ama her tüketilen şey de tükendiği anda, artık kişiyi tatmin edemez olduğu için insanlar yeniden ve daha fazla tüketime yönelmek zorunda kalıyorlar. Bu sonu gelmeyen çarkın hep tatminsiz, hep bir çırpınış içinde kalan modern tüketicileri, kendilerini şu formülle özdeşleştirmektedirler: “Ben, sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim.”
Yine yunustan: Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan…

SEVENİMİZ OLSAYDI SERSERİ OLMAZDIK*

Sevilme ihtiyacı o kadar evrensel bir duygudur ki, yaptığımız çoğu şeyde motivasyonumuz budur. En güçlü görünenlerimiz bile aslında sevilmek, hem de çok sevilmek isteriz…
Bu hepimizin yumuşak karnı yani zaafı olan taraf, öyle büyük bir yer kaplıyor ki iç dünyamızda, hayatımızdaki birçok eylemin belirleyicisi… Hani karnımızı doyurmak o an için mümkün değilse bulabildiğimiz herhangi bir yiyecekle alelacele açlığımızı bastırırız ya, işte yaptığımız birçok eylemi de sevgi açlığımızı “bastırmak” için yapıyoruz. Nasıl mı? Bizi sevsinler diye insanlara rüşvet dağıtıyoruz. Özgür irademizle yapmayacağımız fedakârlıkları bizi bırakmasınlar diye sevdiklerimize yapıp kendimize bağımlı hale getirmeye çalışıyoruz. Çünkü yeterince saçımızı süpürge edersek karşımızdakini kendimize borçlu kılarak onun bize olan bağımlılığını garantilemiş oluyoruz bir bakıma.
Bir alaturka şarkı vardı hani TRT’de Emel Sayın’ın okuduğu: “Sevilmeden yaşanmaz, hayatın tadı olmaz, sevgiye hiç doyulmaz, sevgisiz yaşayamam” diyen… Anlatmış işte benim söylemeye çalıştığım manzarayı. “Sensizliktense ölürüm daha iyi” denen evreye tekabül ediyor aşağı yukarı, “sevgisiz yaşayamam”. Ara sıra güzide bayan “sanatçı”larımızın beyanatlarını okuruz: Yok efendim “sevdiğimin ayaklarını yıkarım, beni aldatsa da kabul ederim, beni gerçekten seven biri için kul köle olurum” lar, gösteriyor ki ayakları üstünde durabilen (!) bu bayanlar dahi “partner”lerine “sev beni, sev beni, n’olur terk etme beni!” mesajı vermekteler. “Canım hepimiz sanatçı mıyız allasen, ‘normal’ insanlardan bahsetsene” diyebilirsiniz. Haklısınız velâkin hangimiz tamamen normaliz ki kuzum? (Psikolojide “normal” dediğimiz kısım çan eğrisinin kahir ekseriyete tekabül eden miktarıdır ki normal kavramı kültürden kültüre fevkalade değişkenlik arzeder. Bu ilmî mevzua burada bir es verip konuya devam edeceğim efendim)
Kendini gösterme, tanınma, sevilme isteği neredeyse bir toplumsal histeri boyutuna ulaştı. Popstar / big brother yarışmalarına akın eden genç insanlara bir bakınız. Filhakika eskiden ayıptı alenen, bağıra çağıra kendini kamunun onayına sunmak. Ancak şimdilerde insancıklar “ben de kendimi göstermek istiyorum” diye kendilerini ortaya atıyorlar. Ne olacak kendilerini gösterince peki, başları göğe mi erecek? Hayır ama hayatlarındaki en büyük boşluğu doldurmayı umuyorlar bu yolla, insanlar onları tanıyacak, sevecek, hayran olacak yani varlıklarını onaylayacak. Ahmet Altan’ın kadınlar için söylediği çoğumuza uyar aslında: “Asla yeterince sevilmediniz”.
“Sevgisizlik bütün kötülüklerin anasıdır” denir. Şu an yeryüzünde zulmü yaygınlaştıranlar sevilmeden büyümüş umutsuzlardır. Katillere, zalimlere, diktatörlere bakınız; sevilmemiş talihsizlerdir. Değil mi ki her birimiz yüce yaratıcının ruhundan üflenmiş bir ruh taşıyoruz, değerimize inanıp sevilmeyi istemekten daha doğal ne olabilir? İsteriz istemesine ama isteklerimiz, ihtiyaçlarımız karşılanmayınca engellenme duygusu yaşar ve agresifleşiriz. Kimimiz depresyona girer, hayata küser, kimi kırar döker ve hayatla savaşır, kimi de sosyopat olur can yakar…
Bu duygunun öğrenildiği çağ da çocukluk çağı bildiğimiz üzere… Sevilme duygusunu tadarak büyüyorsa eğer bir çocuk, temel güven duygusu oluşur, içgüdüleri ehlileşir ve bunun sonucunda sosyalleşerek bencilliğinden arınması mümkün hale gelir. İçimizdeki bu ihtiyacın doyasıya karşılandığı bir dünya ne aydınlık, ne kadar erdemli olurdu. Hayal etsenize…
*Balıkesir’de bir duvar yazısı, yazanlar: Ali-Ulaş

DEPRESİF GERÇEKÇİLİK

İnsan, yeryüzünde kendi varlığıyla ilgili düşünen tek varlık malumunuz… Kendi hakkında düşünmek ise kendi hakkında kaygılanmakla paralel gider. Doğumla ana rahmindeki sıcak ve güvenli ortamdan ayrıldıktan sonra soğuk, yabancı, ışıklı ve gürültülü bir dünyaya alışmaya çalışırken kaygı duygusu içimizde filizleniverir.
Şanslı çoğunluk ilgi ve sevgi dolu bir annenin kucağında, davranışbilimcilerin “temel güven duygusu” dediği nimeti tadarak huzur ve uyum içinde bir iki yıl geçirirler. Ama sonra? N. Ş. A. da büyürken tamamlamamız gereken bir kamyon dolusu gelişim görevi bekler bizi. “Geliştim, kurtuldum” diyemezsiniz, yaş ilerledikçe yenileri gelir önünüze: kas gelişimi, dil gelişimi, sosyalleşme, duygusal gelişim, ila âhirihi…
En sancılısı ve ömür boyu süreni ise sosyal ve duygusal gelişme çünkü yaşadıkça insanlar hakkında yeni şeyler öğreniriz ve paradoksal şekilde yıllar geçtikçe aslında insanları ve hayatı ne kadar az tanıdığımızı fark ederiz. İlişkilerimizi üzerine bina edeceğimiz temeller konusunda büyükler de bizi yanıltır. Bayramlarda, şenliklerde “bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa, insanlar eel ele tutuşsa” diye şarkılar söyletilen saftirik çocuk büyüyüp liseye başladığında, felsefe hocası ona acı gerçeği söyler: Homo homini lupus (insan insanın kurdudur). İşin acı tarafı şu ki, ergenin ucundan kıyısından başladığı “hayat tecrübesi” temrinleri de bunu doğrular. Sevdiği ona yüz vermez, alay eder mesela ya da daha kötüsü severken aldatılır. Olmadı, en yakın (sandığı) arkadaşının ihanetine uğrar.
“Tecrübe, yenen kazıkların bileşkesidir” diyen ne güzel söylemiş. Başka bir ifadeyle tecrübe, kel kaldıktan sonra edinilen taraktır. Yaş ilerledikçe kelleşirken ceplerimiz kullanamayacağımız taraklarla dolar. Bir serabın peşinden koşar gibi mutluluğu kovalarız serâpâ sıkıntılarla dolu dünya hayatında. İşin garibi “mutluyum” dediğimiz anlar yüzdeye vurulduğunda belki ancak % 20 civarındadır. Gerisi mihnet, meşakkat, beklenti, hazırlık, hep “şu içinde bulunduğum sıkıntı geçince daha mutlu olacağım” illüzyonu.
Çok mu karamsar oldu? “Hayat güzeldir, açın çiçekler, uçun böcekler, lay lay lom” da denebilir pek âlâ, o da bir hayat felsefesidir. Ucuz gazetelerin yemek, patchwork ve ilişki kurtarma tarifi veren sayfalarındaki sevgi böceği köşe yazılarında hayatı çözeceğini zanneden lümpen dimağları doyurabilir belki de…
Bizim bahsettiğimiz ise yeryüzündeki konumumuzu doğru algılayamamaktan kaynaklanan bir biteviye hayal kırıklığı. Kaderle, felekle ilgili isim tamlamalarına bir bakarsak kollektif bilinçaltımızın hayat algısı ortaya çıkar aslında: “Kahpe felek, zalim felek, feleğin çemberi, zalim kader, kara bahtım kör talihim vs. vs. Böylelikle dünyadaki gidişatı, başımıza gelenleri belirleyen tek sorumlu olan kaderi (bizim hiç dahlimiz yok ya, bize hep haksızlık yapılmıştır, kadersiziz biz), kötü, zalim, kahpe addedip, mahkum ve mazlum oluşun dayanılmaz hafifliğine sığınırız çoklukla…
Oysa insanın depresyondayken öğrendiği önemli birşey var: “Depresif gerçekçilik”. İnsanların çoğunlukla güvenilmez olduğunu ve dünyanın da zulüm ve haksızıklarla dolu bir yer olduğunu kavramak kısaca. “Ben doğru olursam, başıma hep iyi şeyler gelir” yargısının koca bir yalan olduğunu kavramak yine… Erişkin yaşa gelmiş çoğumuzun bildiği üzere yaşadığımız travmaların ardından başımızı ellerimizin arasına alıp “Allah’ım ben bunu hak edecek ne yaptım?” ya da “nerde yanlış yaptım?” diye sora sora, kaba tabirle kafayı sıyıracak duruma geliriz.
Sonra herkes ya bir şekilde toparlanır, yanlış yerden kaynayan kırıklarıyla hayatına kör topal devam eder. Acılarından bilgelik devşirebilenler ise en kazançlılarımızdır. “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir” değil mi? Hiç gelmeyecek mutlak bir rahatlığı ve mutluluğu bekleyeceğimize hayatı olduğu gibi algılasak, hayal kırıklıklarımız epeyce azalacak. Sultanımız Mevlana ne güzel anlatmış:
“Bir rahata kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan, orada önüne bir afet çıkar. Afetsiz, felaketsiz hiçbir köşe yoktur. Hakkın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.
Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan, hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur. Vallahi, fare deliğine bile girsen, yine bir kedi pençeliye çatarsın.”[1]
Bütün kapılar yüzümüze kapandığında açık olan sadece O’nun kapısı… Bunu anlayıp, O’ndan gayrısından ümidi kesip, sevgi, özlem ve arzumuzu yalnız bâkî olana yöneltelim diye mi bunca sukut-u hayali yaşıyoruz? Kimbilir…

[1] Mesnevi, Cilt 2, Beyit No: 590-593

BENÖTESİ* PSİKOLOJİSİNDE RÜYA

“Tanrı, kurtuluş yolunu bulasın diye sana rüyalar göndermiştir.”
Hz. Mevlana

Rüyalar tarih boyunca insanlığı yakından ilgilendirmiş, fert ve toplumların hayatına yön vermiş, güzel sanatların da ilham kaynağı olmuştur.
Rüya, fizik kanunlarının dışında canlı, hareketli ses ve şekillerin karışımıdır. Bu ses ve şekiller, hafızadan irade dışı bir şekilde şuura dökülmeye başlar. Rüya, insanın psikolojik dengesinin devamlılığı açısından gereklidir.
Rüyaların fiziksel alemle, metafizik alem arasında bir araç olduğuna da inanıldığından kahinler, büyücüler, filozoflar ve din adamları rüyayla uğraşmışlardır. Sonrasında tabir ilmi gelişmiştir. Hayatımızın üçte birlik bölümünü, kendimizi keşfetmek için bir fırsat olarak kullanmak yerine, rüyalar geleceği bildiren bir olgu olarak görülmek istenmiştir.
Rüyanın mahiyetinin araştırılmasından çok öncesinden beri rüyalar yorumlanmaktadır.
Pozitif bilimlerin gelişmesiyle, rüya gerçeğini reddetmek yerine onu ilmi yönden ele almak gündeme gelmiştir. 19. yy.da modern psikolojinin de doğuşuyla, 20. yy.ın başında özellikle Freud’un rüya ile ilgili geniş çaplı çalışmalarıyla beraber psikoloji alanında rüya konusu incelenme alanı bulmuştur.
Freud rüyaların çoğunu cinsel arzulara ve saplantılara bağlar. Bazı rüyaların arzu tatminini sağladığı kabul edilebilir, özellikle fiziksel ihtiyaçlarla ilgili olan yeme, içme, cinsellik, korku, cesaret gibi. Ancak bütün rüyaları, bunlardan ibaret görmek yanlıştır. Rüyalar, korkuların dile gelmesi olarak da belirebilirler. Rüyalar bazen kendimiz ve başkaları hakkındaki anlayışımızı ortaya koyarlar. Yani rüyalar, yalnızca bilinç dışı arzularımızı dile getirmezler. Ve rüya yorumunda en önemli nokta, bu iki durumu birbirinden ayırabilmektir.
Uyku ve rüya, insani vasıflardan olduğuna göre, insanın bu yönü de Kur’an-ı Kerim’de bahis konusu edilmiştir. Ayet ve hadislerde rüya olgusuna sıkça rastlarız.
20. yy boyunca değişik psikoloji ekollerinin de katkısıyla insanın nefsani yapısı giderek daha belirgin hale geldi. İnsanı ve nefs binasını tanımadan yapılan rüya yorumları ise faydadan çok zarar getirmektedir.
Rüya, farklı bir bilinç durumudur. Uyuyup rüya görmeye başladığımızda, iç âlemimizden gelen veriler tarafından uyarılırız. İlahi bir kaynaktan gelir, içimizdeki can merkezinden süzüldükten sonra bireysel hale gelir. Gördüğümüz rüya % 100 bize aittir. Tıpkı parmak izimiz gibi…
Rüyaların çoğu bize ders vermek niyetiyle hâlihazırda ve gelecekteki hayatımıza yön verebilmemiz için sahneye konmuş ilahi senaryolardır. Bütün insanların içsel hakikati olan insan-ı kâmil potansiyeli, genel rüya mesajını kişiselleştirmeyi sağlar.
Evrensel ilahi mesaj, can merceğinden geçince kişisel hale dönüşür. Can, kabiliyetine göre rabbinden gelen ilhamla bir senaryo yazar. Evrensel ilahi mesaj, bu şekilde kişiye özel yayın haline gelir. Kişisel bir ders niteliğine bürünür. Bu senaryo, bizim nefs katmanlarında yükselmemiz için yazılmıştır.
Benötesi-Maneviyat Psikolojisinde, rüyalar terapide kullanılır. Çünkü rüyamız bize, bizim hakkımızda bir şey söylemeye çalışmaktadır.
Bu yaklaşımda kişiyi tedavi edebilmek için danışana, içindeki hazret-i insanı (ahsen-i takvim olarak yaratıldığını) hatırlatırız.
Rüya sahibi ile terapist, beraberce oturur ve “aşağıda” oynanan rüya sahnesine bakarlar.
Nefsin yapısına nüfuz ettikçe sisler dağılır ve sahne asıl haliyle meydana çıkar. Sanki bir tiyatro oyunu izledikten sonra, oyuncuları ve verilmek istenen mesajı yorumlamak gibidir… Senaryosu ne olursa olsun, bize özel yazılmış ve dâhiyane bir üslupla sunulmuştur.
İçimizde bir yerde bilge bir sanatkâr gizli ve O, her gece bizlere birbirinden değişik oyunlar sunuyor. Amacı, hayatın bir oyundan ibaret olduğunu ve bu sahnede bizi temsil edenlerin de sadece birer oyuncu olduğunu bizlere göstermek…
Rüyanın amacı, bize rollerimizden ibaret olmadığımızı anlatmaktır.
Rüyadaki “ben”, gölge dediğimiz alt kişiliklerimizdir. Yani karanlık, hırslı, kötüye meyyal tarafımızdır.
İçimizde, nefsimizin alt katlarında bir cerahat taşıyoruz, onu çıkartmamız, etkisiz hale getirmemiz lazım ki dengeye kavuşalım. Rabbimiz bize eşyanın ve insanın hakikatini göstermek istiyor.
Velhasıl Rabbimiz, Veli (dost), Hadi (ışık tutan, yol gösteren, hidayet veren), Vedud (gerçek manada seven), Rahman, Rahim, Hafız (koruyan, gözeten) ve daha birçok güzel isminin tecellisiyle bizleri “gerçek” diye tanımladığımız bu “rüyadan” uyandırmaya çalışıyor.

*BenötesiPsikolojisi: Maneviyat Psikolojisi, Sufi Psikolojisi.

Not: Konuyla ilgili bilgilerin bir kısmı Dr. Mustafa Merter’in “Rüya Analizi” eğitiminden yola çıkılarak şekillendirilmiştir. İlgilenenler Merter’in 900 Katlı İnsan (Kaknüs yy.) adlı kitabından faydalanabilirler.

EBEVEYNLERİN YENİ TAKINTISI: “PROJE ÇOCUKLAR”

Çocuk yetiştirme tarzı bir anlamda toplumun aynasıdır. Çünkü eğitim, insan yapma aracıdır. Bebekken elimize aldığımız canlıyı yetiştirip gerçek bir insan yaparken de doğal olarak toplumumuzun ideal insan tanımları bizi yönlendirir.
Bundan yaklaşık elli yıl öncesine kadar bu topraklarda uygulanan -ve hala bazı bölgelerde kısmen devam eden- sisteme baktığımızda, büyüklerinin yanında varlık göstermeyen, ağzı var dili yok, itaatkar bir prototip görürüz. Hatta kolektif bilinçaltımızın aynası olan atasözlerinde durumun vahameti daha çarpıcı şekilde ortaya konur: “A o mu? Çok iyi bir insandır, başına vur, ekmeğini al!” Nasıl yani??? Bu size de garip gelmiyor mu hakikaten? Bir insanın başına vurup ekmeğini alıyoruz, sesini çıkarmıyor ve bu acziyetini onun iyiliğine delil sayıyoruz… Yani artık tasavvur ediniz, o kadar iyi bir insan ki zulüm gördüğünde, haksızlığa uğradığında bile efendiliğini (!) bozmuyor.(Oysa bu olsa olsa patolojik bir özgüvensizliğe işaret eder).

Uç noktalardan normale dönmek çok kolay olmuyor. Bir sarkacı en uç noktadan bıraktığımızda nasıl diğer uç noktaya salınmadan gelip ortada duramıyorsa aynen öyle… İtaat bekleyen sistemde yetişmiş olan bugünün ebeveynleri, adeta bunun acısını çıkarmak istercesine kendilerine yapılanların tam tersini yapıyor. Özgüvenli olsun diye aşırı özgürlük vererek, vasat çocuklara bile Mozart olacakmış gibi beklenti yükleyerek çocukların tabiri caizse hepten ayarını bozuyor. Niye mi böyle diyorum? Çünkü işim psikolojik danışmanlık ve ayarı bozulan çocukları velileri bana getiriyor. “Biz nerede yanlış yaptık?” diye sorarak…

Özellikle eğitimli ve üst sosyo-ekonomik seviyeden velilerde yayılan bir moda var: “Proje çocuklar yetiştirmek”. Çocuğun eğilimlerine, yeteneklerine, mizacına nerdeyse hiç bakmadan ona beklentiler yükleniyor. Hem okulda en başarılı olması, hem sosyal, hem de sanatsal açıdan yeteneklerini mükemmelen geliştirmiş falan olması bekleniyor. Peki ama niçin? Çocuktaki potansiyeli en iyi şekilde işleyelim diye mi? Hayır işte maalesef o kadar masum bir eğilim değil bu. Öyle olsa çocukta neye kabiliyet varsa onu desteklersiniz. Ama el insaf, 10 yaşında bir çocuk aynı anda hem okul takviye kursuna, hem İngilizce kursuna, hem baleye hem karateye gider mi? Hayır enerjisi tükenir, kendini baskı altında hisseder falan bu bir yana bir de şunu düşünelim: Aynı çocukta hem balenin zarafetini hem karatenin hoyratlığını nasıl bağdaştırdınız?

Bu çocuklar kendilerini sürekli başarılı olmak zorunda hissediyorlar. Başarılı olmalılar ki anneleri işyerinde veya altın günlerinde onlarla övünebilsin. “Şekerim Aysun çok başarılı, bütün dersleri pekiyi, resim dersi alıyor, İngilizceye gidiyor, bilmem ne kursuna da yollayacağım, çok kabiliyetli…”
Anne övgüleri alabilsin, “helal olsun ne kadar özeniyor çocuğunun eğitimine” densin diye olan Aysun’a oluyor. Eğer dindar bir aileyse o zaman bu programa “her şeyi yaparım dinimi de öğretirim, hiçbir şeyi eksik bırakmam” anlayışına uygun olarak bir de özel din dersi ekleniyor. Çocuk bizatihi o ailenin çocuğu olduğu için değil, -bir proje olarak- başarılı olduğu için ve ailesinin yüzünü ağartan bir performans ortaya koyduğu için sevildiğini düşünüyor çoğunlukla. (Buna şartlı sevgi diyoruz, başka bir yazı konusu) “Biz senin iyi yetişmen için kendimizi paralıyoruz, o halde sen de başarılı olarak bize projemizle övünme şerefini çok görme” kabilinden örtülü bir mesaj alıyor çocuk.
Potansiyel geliştirmek çocuğun yeteneklerini yönlendirerek olur demiştik, ebeveynin ukdelerini gerçekleştirerek değil. “Ben yapamadım, o yapsın, ben okuyamadım, o okusun, o hep en iyi, en mükemmel yerlerde olsun” demek, aslında çocuk için iyi dilekte bulunmaktan çok kendi içimizde kalan arzuları çocuk üzerinden yaşama isteğidir. O yaptığında biz yapmışız gibi gurur duyacağız çünkü. Her ebeveyn çocuğunun başarısına sevinir, kastettiğim başka bir şey… “Onun başarısında benim de payım var, onu bu hale ben getirdim, ben yetiştirdim, bakın ne mükemmel bir anne-babayım, eserime/projeme bakın!” anlamında bir sevinç vardır burada.
Sevgili anababalar, çocuklardan beklentilerinizi lütfen bu okuduklarınız ışığında tekrar gözden geçirin. Onları kendi hayatlarına mı hazırlıyorsunuz, yoksa yaşayamadıklarınızı ona yükleyip projenizi gerçekleştirmeye mi çalışıyorsunuz?

“ÇOK SEVME BAHTSIZ OLUR”

“Aç koyma hırsız olur, çok dövme arsız olur, çok sevme bahtsız olur…”
Atasözü
Çocuklara, ergenlere ve ailelerine psikolojik danışmanlık yapıyorum. “Sorunlu çocuk yoktur, sorunlu ana-baba vardır” deriz. Yani çocuklarda gördüğümüz sorunlar büyük ölçüde ana babanın yanlış tutumundan kaynaklanır. Çünkü insanın kişiliğinin üçte ikisi 0-6 yaş arasında oluşur. Yani etkiye en açık olduğu dönemde ki bu dönemde de en yoğun eğitimi ebeveynden alır.
Ana babada özel bir ruhsal rahatsızlık yoksa yapılan hatalar genellikle iyi niyetlidir. Mesela çocuk arsız olmasın diye katı davranırız veya üzülüp incinmesin diye her istediğini yapmaya çalışırız. Özellikle çocuk eğitimini daha esaslı vermek isteyen ebeveynlerde bu ikinci tutumu daha fazla görüyoruz. Çocukerkil ya da veledşâhi aile olarak nitelediğimiz bu aileler, çocuk küçükken disiplin problemi yaşıyorlar. Zira çocuk, sınır tanımayan doktorlar misali sınır tanımadan büyüyor ve “o ne derse o” oluyor. Kurallar onun istekleri doğrultusunda konuyor hatta çoğunlukla kural falan konamıyor, küçük prens ya da prenses ne isterse yapılıyor. Onu kayıtsız şartsız memnun etmek, evdekilerin başlıca görevidir artık.
İşin acı tarafı “ne istediyse yaptık, bir dediğini iki etmedik” diyen ebeveyn, ancak çocuğun çığırından çıktığını görüp bize geldiğinde “acaba yanlış mı yaptık?” sorusunu sorabiliyor. Maalesef bir çocuğun her istediğini yapmak, ona kötülük olarak yetiyor. Çünkü ilk altı yılda anne baba, çocuk için dünyayı temsil eder. Çocuğun dünya algısını ebeveynin davranışları belirler. Bu yavrucaklar da sanıyor ki bütün dünya onlara böyle davranacak. Bir halk tabirindeki gibi onun her yorulduğu yere han yapacaklar. Fazla (!) sevilen bu çocuklar bir müddet sonra balon gibi şişkin bir egoya sahip oluyorlar. Sırf var oluşlarından dolayı çevrelerine lütfettiklerini düşünüp istedikleri yapılsın diye bekliyor, dış dünyada o kadar da umursanmayıp sıradan biri muamelesi gördüklerinde ise hırçınlaşıyor ya da içlerine kapanıyorlar… Yani mutlu olmaları için ailelerinin seferber olup hiçbir şeyi esirgemediği bu çocuklar dünyayı tanıyamadıkları ve çok şey bekledikleri için tam tersine mutsuz oluyorlar.
Anne babaları bu çocuklara hayat hakkında yalan söylüyor. Dünyanın gerçekliğini anlayamayan çocuk da büyüdüğünde, hayatı tanımaya başladığında sürekli hayal kırıklıkları yaşıyor. Çünkü artık dünya onun etrafında dönmemektedir. İnsanlar onun kıymetini bir türlü bilemez, hep haksızlık ederler hatta onun muhteşemliğini kıskandıkları için kuyusunu kazarlar… Biz bunlara durumuna göre narsistik ya da megaloman diyoruz. İnsanın narsistik olmaması için büyürken optimal kırılmalar yaşaması gerekiyor.
Optimal düzeydeki kırılmalar psişik yapının gelişmesi için şarttır. Kırılma ve bu kırılmanın getirdiği içsel yapılanma olmaksızın psişik olgunlaşma olamaz. Ancak, kayıp ve kırılma ezici ağırlıkta ve zamansız olmamalıdır. Bir çocuğun hiç kayıp ve kırılma yaşamaması da başka bir sorundur. Bir psişik yapı, kayıp yaşamaksızın olgunlaşamaz.
Oysa kendini bilinçli ve duyarlı addeden ana babalar, çocukları hiçbir hayal kırıklığı yaşamasın diye seferber oluyor, dahası ona iyilik yaptıklarını zannediyorlar. Aslında çocukların aile içindeki halleri, koza içindeki kelebeğe benzer. Koza içindeki hayatını tamamlayan kelebek, yumuşacık başı ile önce kozayı deler. Ama bu çok da kolay olmaz. Yavru kelebek mücadele eder. Eğer siz, bir anne kelebek olarak, yavru kelebeğinizin bu kıvranışlarına üzülür ve “Yavrum dışarı daha kolay çıksın” diye, deliği genişletirseniz, sizin kelebeğiniz bir ömür boyu uçamaz. Çünkü kanatları o mücadele sırasında uçmaya hazır hale gelecektir.
Eskiler çocuk eğitiminde aşırılıklardan kaçınılması gerektiğini ne güzel ifade etmişler. “Çok sevme bahtsız olur”. Baht kavramını metafizik olarak da algılayabiliriz. Ancak en yalın haliyle diyor ki “çok seversen, çocuğun hiçbir yerde mutlu olamaz, çünkü hep o çok sevildiği dönemi ve ortamı özleyecek, bir türlü yeterince sevilmediği ve merkeze alınmadığı için bahtsız olacaktır. Çocuklarımızın bahtı güzel olsun, ne diyelim…

MEVLEVİLİKTE İLETİŞİM SANATI

Bugün insan ilişkilerinde bize psikoloji bilimi yol gösteriyor. Adı güya “ruh bilimi” olan ve ruhu, laboratuara sokamadığı için kabul etmeyen psikoloji. İnsanlarla nasıl ilişki kuracağımızı, nasıl konuşmamız selamlaşmamız gerektiğini anlatan yığınla kitap var. Özellikle iş dünyası söz konusu olduğunda çok daha profesyonel bir yaklaşımla “iletişim teknikleri”, “beden dili kullanımı” gibi hususlarda bilgilenmeye çalışıyor ve insanlarla ilişkilerimizi bu “teknik” bilgilere göre düzenliyoruz.
Bütün bu çabalara rağmen yüzlerce yıl önce bu topraklarda sufi nefesiyle doğmuş olan Mevlevî kültürünün iletişimdeki yaklaşımı, doğrusu bu gün bile yakalanamamıştır. Ayrıca bu âdab ve erkân sadece şık bir alışkanlıktan ibaret olmayıp arka planında insanın evrene bakış açısını şekillendiren müthiş bir zarafete sahiptir.
Mevlevî’ye göre her şeyin canı vardır ve insana hizmet eden her şeye insan da saygı göstermeye mecburdur. Mevlevî camide namaza kalkarken yere kapanıp secde yerini öper, yani secde yeriyle ‘görüşür’. Namaz bittikten sonra gene secde yeriyle görüşüp kalkar. Yatarken önce yastıkla görüşüp yatar, sonra yorganını üstüne çekerken onunla görüşür yani ucunu öper. Su, kahve, çay içeceği vakit bardağı, fincanı yahut kadehi öper, onunla görüşür, adeta kullanmak için iznini alır.
Mevlevî, ayıp ve kusur görmemeye, göstermemeye borçludur. (Bu onun var oluş ve algılayış biçimidir.) Bu yüzden kahvesini yahut çayını içince, kirli fincanı “niyaz ederek” yani onunla görüşüp öperek bir yana gizler. Kadehleri toplayan derviş gelince, oturana ‘baş keser’ yani başıyla selam verir. Oturan da sol eliyle fincanın yahut kadehin üstünü örter ve görüşüp, hizmet eden ‘can’a sunar. O da aynı eliyle fincan veya kadehin üstünü örtüp görüşerek alır, götürür.
Okumak üzere herhangi bir kitabı alınca kitapla görüşür; okuduktan sonra yerine yine görüşerek hafifçe yani atmadan, incitmeden koyar. Tesbihi görüşerek alır, çektikten sonra gene görüşerek usulca yerine bırakır. Bu her şey hakkında geçerlidir. Hatta sigara ağızlığı vesaire gibi öpülmesi mahzurlu bir şey kendisinden istenirse, verirken onu öpüyormuş gibi ağzına götürür ve kendi şehadet parmağını öperek verir, alan da o tarzda alır.
Ayrıca Mevlevîlerin birbirlerinin ellerini aynı zamanda öpmelerine de ‘görüşmek’ denir. Mevlevilikte insan ve insanlık vardır; büyüklük, küçüklük yoktur. Mevlevî ihvanından (derviş kardeşlerinden) birine rastlayınca, iki eliyle onun sağ elini tutar. O da iki eliyle diğerinin sağ elini kavrar, biraz birbirlerine eğilirler. Aynı zamanda birbirlerinin ellerini öperler. Böylece yaş, mevki, bilgi gibi eğreti şeyler itibara alınmaksızın her iki can birbirini kutlamış olur.
Aşk olsun…Mevlevilikte, her şeye cezbe ve aşkla ulaşıldığı kanaati vardır. “Aşk olmayınca meşk olmaz” atasözü, Mevlevî’nin her işinde kılavuzudur. Bu bakımdan “aşk olsun” sözü birçok yerde kullanılır:Dergâha yahut birinin evine giden bir Mevlevî oturunca, ev sahibi Mevlevî’ye “aşk olsun” der. Mevlevî buna karşılık ‘niyaz secdesi’ eder, yani oturduğu yerde ellerini yere koyup yeri öper.Su, çay, şerbet gibi bir şey içen kişiye “aşk olsun” denir, o da “eyvallah” sözüyle başıyla selam verir.
Yemek yiyene de aynı söz kullanılır. “Aşkolsun” sözüne karşılık “aşkın cemâl olsun” denmesi, bu söze muhatap olanın “cemâlin nûr olsun” demesi, buna karşılık da “nûrun alâ nûr olsun” karşılığını alması da Bektâşî meşrepli Mevlevîlerde vardır.
“Aşk olsun” demeye “aşk vermek”, bu söze muhatap olmaya da “aşk almak” denir. Meselâ bir yere gidip hatır sormak ve alınan cevap esnasındaki diyalog anlatılırken, “filan zâta gittik; aşk verdiler, aşk aldık” şeklinde ifade edilir.
Mevlevîlikte insanı sevmek, Hakkı sevmektir. Gönüller sultânı Mevlana şöyle çağırır insanoğlunu: “Gel, gel de birbirimizin kadrini kıymetini bilelim. Çünkü belli olmaz, birbirimizden ansızın ayrılabiliriz. Madem ki peygamber ‘Mümin, müminin aynasıdır’ buyurdu, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz?”
“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, Halka müderris olsa, hakikatte asidir” diyor Yûnus…
İnsana, evrene bakış açımız bu gönül ikliminden biraz olsun nasiplendiğinde, iletişimi de öğreneceğiz, kendi içimizdeki sırrı da…

“BENİM İSTEDİĞİM GİBİ OL”

Kaçımızda Michelangelo kompleksi var? Kaçımız diğer insanlara bizim deneyimli ellerimizde şekillenmeye hazır hammaddeler gibi bakıyoruz? Kaçımız bizi ve akıllıca sözlerimizi dinlediği taktirde şekillendirebileceğimiz en az bir insan düşünebiliyoruz? Peki bu insan bizi dinlemek için ne kadar hevesli?
Hani derler ya “akıl”ı bir tepeye yığmışlar (artık idealar aleminde mi yaptılar, bu iş nasıl olduysa…) herkes yine kendi akılını beğenip almış. İletişim psikolojisinde ‘motto’larımızdan biridir: “Herkes genellikle kendini haklı görür”
“Ben aynı kalayım, o değişsin” düşüncesine sahip olan insanların birlikte yaşamaları, önemli sorunlar ortaya çıkarsa gerek. Evlenecek olan genç insanlar karşılıklı şöyle düşünüyor: “Bir sürü güzel özelliği var ama bazı huyları beni rahatsız ediyor. Neyse, evlenince ben onu değiştiririm”.
Çevremizdeki insanların bizim gibi düşünmelerini ve bizim istediklerimizi kendi istedikleriymiş gibi yapmalarını istediğimizde, onları değiştirmeye çalışıyoruz demektir. İnsanları değiştirmeye hakkımız olduğunu düşündüğümüzde çatışma yaşama ihtimalimiz artar. Çünkü kafamızdaki kurallara göre davranmazlarsa kendimizi engellenmiş hisseder ve öfkeye kapılırız.
Bir ilişkiye girdiğimizde çoğumuz yaygın ve zararlı iki kanaat taşırız:
1- Birlikte olduğumuz kişinin bizimle olduğu için değişeceği (değişmesine yardımcı olmayı planlarız),
2- Bu kişinin hiç değişmeyeceği, hep başlangıçta olduğu gibi kalacağı.
Bunların her ikisi de birer yanılgıdır. Çünkü insanlar sürekli değişirler, kimse değişim sürecinden kaçamaz. Fakat kimse bir başkasını değiştiremez. Kendimizi değiştirebilir, yeni seçimler yapabilir ve davranış repertuarımızı yenileyebiliriz. Ama asla eşimizin/arkadaşımızın ne yönde değişmeyi seçeceğini öngöremeyiz. İnsanlar içi yapabileceğimiz en fazla şey, bir ‘rol modeli’ oluşturup gayretlerinde onları yüreklendirmek olabilir. Onlara ‘değişime açık’, ‘güvenli’ bir ortam sunabiliriz; ama bu, onların istediğimiz yönde değişeceklerini garantilemez. Tüm gayretimizle birinin değişim sürecine yatırım yapmak ise bizi sadece hasta eder ve benlik saygımızı elimizden alır.
Diğerinin değişmesi için “talep”, “tatlılıkla ikna”, “yönlendirme”, “tehdit”, “emir”, “yalvarma” ve “pazarlık” sadece cesaret kırıcı ve zarar verici bir ortam yaratır. Biz giderek asabileşip, sevimsizleşirken karşımızdaki bildiğini okumaya devam eder ve artık bu kadar olumsuz ve yıkıcı bir ortam oluşturduğumuz için kendinde bizi suçlama hakkını bulur.
Birilerini değiştirmek/dönüştürmek istiyorsak yapacağımız şey değişimi kendimizden başlatmaktır. Yok eğer değişmek istemiyor, kusursuz olduğumuzu düşünüyorsak; biz değişime kapalıyızdır, kendimize güvenimiz eksiktir yahut kendimizle yüzleşmekten korkuyoruzdur.
“Ben hep böyleydim, şimdi niye değişeyim” mi diyorsunuz? Çünkü artık bu şekilde yürümüyor. Hayat iyi giderken değişmeyiz. Sadece bazı şeyler yürümüyorsa değişime ihtiyaç duyarız. Zamanlama çok önemlidir ve herkesin bir zamanı vardır ancak o zaman geldiğinde değişim ihtiyacı hissederiz. Zamanın geldiğini ise anlarız; çünkü acı içinde oluruz ve acıyı dindirecek yeni ve değişik bir şey denemek isteriz. Eğer vakti geldiyse değişim ıstıraplı olacaktır muhakkak ama bununla beraber bu acı insanı arındırır ve büyümesine yol açar.
Değişmeyi seçmek ve kendi kaderinize etki etmek, zor olmakla beraber en çok doyum veren davranış tarzıdır diyebiliriz. Zira zaman zaman değişmeye karar veririz ama bu kararı uygulamaya geçiremeyiz. Değişim, üzerinden geçmeyi bir türlü beceremediğimiz bir köprü gibidir. Ancak değişiklik başlangıçta zor görünse de aslında heyecanlı, zevkli ve insanı mutlu eden bir serüvendir.
İnsanların değişmesi için en büyük güç, onların içindeki manevi yaşamdan kaynaklanır. İçimizdeki manevi gücü keşfetmedikçe sadece entelektüel bilgileri edinmekle, kendimizi sürekli ve sağlıklı olarak değiştirmemiz mümkün değildir. Kişiler anlamın kaynağını içlerinde bulunca, kendilerini daha sağlıklı ve güçlü kılacak gücü de bulurlar. Bu noktada bize şu dua yardımcı olabilir: “Tanrım! Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için bana güç ver. Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır ver. Bu ikisini (yani değiştirilebilir ve değiştirilemez olanları) ayırt etmek için de akıl ver”.

AYNA AYNA ALLAH AŞKINA ARTIK SUS!

Grek medeniyetini saymazsak tarihin hangi döneminde güzellik takıntısı bu derece çılgınlık boyutuna vardı acaba? Bedene ve görüntüye tapınma hastalığı sinsice ilerliyor ve radyoaktif bir serpinti gibi hepimizi yavaş yavaş etkisi altına alıyor.
Evet doğru, insan tabiatında güzelliğe meyil var, güzeller daha çok kazanıyor, aynı suçu işleyen iki kişiden güzel olanı daha hafif ceza alıyor. Bunlar araştırma sonuçları… Ancak insanda var olan bu eğilimin topyekûn bir çılgınlık halini alması yaklaşık son 30-40 yılda gerçekleşti. Artık “güzel” olmayanlar, ebeveynleri gibi kaderlerine razı olmuyor, iğne, ilaç, diyet ve bıçak altına yatmak dâhil her yöntemi deneyerek “daha güzel” olmak istiyorlar.
Bugün hâkim olan küresel kültür görselliğe tapınmayı gerektirdiği için idolleriyle ve kitle iletişim araçlarıyla mütemadiyen ille de güzel olmamız gerektiğini beynimize zerk ediyor. Ama kendi bildiğimiz gibi güzel olmak değil bizden istenen, bir kere vücut anorektik derecede zayıf olacak. Saçlar mümkünse sarı, boy 1.70 ve üzeri, kaşlar kaldırılmış elmacık kemikleri şişirilmiş vs.
Her türlü yeniliği toplumumuza taşıyarak halkımıza öncülük (!) eden “güzide” sanatçılarımıza bakınız, hepsi birbirinin aynı botokslu, gergin, ifadesiz plastik suratlarla geziyor. Aşırı diyetten kasları eriyip hastanelik olanları mı ararsınız, kepçe kulaklarını Japon yapıştırıcısıyla yapıştırıp soluğu acilde alanları mı? Öyle bir kafaya takıyor ki insanlar, bir müddet sonra kendinde kusur aramaya başlıyor ve bitip tüketmeyen bir bedeniyle oynama süreci başlıyor.
Bu hastalık maalesef ergenlik çağında bile kendini gösteriyor. Ergenlik dönemindeki gençlerin en önemli ihtiyacı onaylanmak ve arkadaşları tarafından beğenilmek olduğu için, dış görünümleri konusunda fazlasıyla takıntılı oluyorlar. Genelde kendilerinde başkalarının fark bile edemeyeceği kusurlar bularak kaygılanıyorlar. Kendini aşırı eleştirme durumu sonunda Dismorfobia gibi ciddi rahatsızlıklara neden olabiliyor.
İşim gereği sık seyahat ediyorum. Geçenlerde işten çıkıp aceleyle havaalanına ulaştığımda yanıma okumak için bir şey almadığımı fark edip dergi almak istedim.
Üstelik Cosmopolitan gibi birşey değil, aileden falan bahseden bir dergi İşte bu dergiyi okurken dahi içime fenalıklar geldi. Derginin yüzde 80’i nasıl daha zayıf, şık ve güzel olunur konusu üzerine kuruluydu. Hele hele kadıncağızın biri ki 45-50 yaşalrındaydı, 38’den 42 bedene çıktığı için bunalıma girmişmiş ve diyet yapıp 12 kilo vermişmiş, zaferini bizimle paylaşıyordu. 42 beden olmak o kadar zoruna gitmiş ki, kendi deyimiyle “eskiden manken gibi bir fiziği varmış ve görenler dönüp bir daha bakarmış”. 50’sine gelmiş bir kadın niye hala dönülüp de kendine bakılsın ister, bunun ruh tahliline de girmeyeceğim. Çünkü girersem, insanın içindeki değersizlik duygusunu susturmak için kabuğunu süsleyip durduğu gerçeği karşıma çıkacak ve konu bu yazının hacmine sığmayacak. Yalnız sultanımız Mevlana’ya vurgu yapabilirim: “Dışını süsleyenlerin iç dünyaları haraptır.”
Masallar toplumların kolektif bilinçaltını yansıtır denir. Geçen yüzyılların masallarından Külkedisi’nde, kafayı güzellikle bozmuş olan kraliçe, kötü bir karakterdi. Özenilmesi, örnek alınması şöyle dursun kınanan biriydi. Akıl kârı mıydı kocaman kadının her gün ayna karşısına geçip ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı? diye sorması… Bugün ise kozmetik sektörünün bize biçtiği kimlik bu cadı kraliçe kimliği… Kafayı güzellikle bozmuş, daha güzel olmak isteyen ve daha da güzelleşmek için gözü dönmüş, rakibelerinin kanını içmeye hazır bir cadı… Hatta kimi reklamlarda ya da dergilerde “ayna ayna…” diye başlayan sloganlar veya köşeler icat edildi. Bunlar karşısında aynaya söylemek istediğim bir tek şey var: “Ayna ayna, Allah aşkına artık sus!”

ÜMİTSİZ EV KADINLARI-2

Önceki yazıda “sosyal anlamda bir varlık gösteremeyen ev kadınları, ''kendilerini gerçekleştirememe'', ''üretim içinde yer alamama'', ''ürettiğini görememe'' nedenleriyle ''tatminsiz”ler, ciddi anlamda uzunca bir süre ''işe yaramazlık duygusu'' yaşıyorlar ve bu nedenle de depresyon gibi ruhsal hastalıklara daha yakınlar” demiştik.
“Üretemedikleri için, içlerindeki yaşam enerjisi ve libido bundan olumsuz etkileniyor. Benlik değerlerinin düşük olması, kendilerini değersiz, işe yaramaz görmeleri, hayata ve kendilerine yabancılaşmalarına neden oluyor. Dolayısıyla ev kadınları grubu psikiyatrik rahatsızlıklar açısından çok riskli bir grup haline geliyor. Gerçekten de yapılan sosyo-demografik içerikli psikiyatrik çalışmaların sonuçları değerlendirildiğinde, ev kadını olmanın psikiyatrik hastalıklara yatkınlaştırıcı bir faktör olduğu görülüyor. Ev kadınlarının kendilerini bu monoton süreçten kurtarmaları gerekiyor. Kendilerine yaşamdan doyum alacak ve kendilerini başarılı hissettirecek yeni alanlar bulmaları –en azından ruh sağlıkları için- zorunludur” diye de eklemiştik.
Şimdi, ev kadınları da bunun hayli farkında olacaklar ki kendilerine türlü türlü meşguliyetler buluyorlar. Yemek kursları, ev güzelleştirmek için binbir çeşit süsler yapılan programların müptelası olmalar ( misal telefondanlık, şapkadanlık, parfümdanlık -tabirler yapanlara ait- yapanlar var), börek, çörekli altın ya da Euro günleri, olmadı toplanıp kadın programlarına konuk gidip el çırpmalar…
Ama olmadı ki hakikaten… Bu hanımların sıkıldığı zaten ev kadınlığının rutinliği, isimsizliği, sıradanlığı değil miydi? Çözüm diye tutundukları şeyler de o ruh halini daha koyu, daha kolektif ve daha trajik şekilde teşhir etmekten öteye gitmiyor. Oysa bu mudur bir kadının potansiyeli? Yaşamak için zaten bir şekilde yapmak zorunda olduğumuz işler var evet, yemek, temizlik, ütü… Ha insan bunları sevebilir de mesela yemek yapmayı çok severim, ailemi ve diğer sevdiklerimi doyurmak psikolojik olarak da besleyici, onarıcı, fedakar olmanın sembolüdür çünkü duygu dünyamda. Ama ev işine –sil, süpür, parlat döngüsüne- adanmanın insanı ruhen doyurmadığı ortadayken niye hanımları rahatlatmak için onlara sunulan şeyler de öz olarak çok farklı değil?
Oturalım, incik boncuktan, şapkadanlık, parfümdanlık yapalım, evin her tarafına o yaptığımız rengarenk şeyleri asıp dilek ağacına çevirelim, süslerle aksesuarlarla kafayı yiyelim, sulusepken kadın programlarına konuk olup, el çırpıp dekor olalım, sonra? Bu da bir nevi afyon değil mi?
İnsanın potansiyeli öyle büyük ki bu şekilde harcandığında bünyede sorun ortaya çıkıyor. Navaro’nun deyişiyle kullanılmayan ruhsal enerjiler de kullanılmayan madenler gibi pas tutuyor.
İnsanın özüne ve saygınlığına yaraşır yeni meşgaleler bulmalı kadınlar… Kendi etrafında olup bitenle ilgilenebileceği bir zihin dünyası inşa etmeli kendine. Aslında hepimizin çevremize ayırabilecek kadar enerjisi var. Evin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan zamanımızda neden toplumun yaralarını sarmak için de bir şeyler yapmıyoruz? Binlerce sokak çocuğu var. Sadece haberlerde izlemek ve “yarın bunlar ne suç işleyecekler, acaba ne şekilde bize zararları dokunacak?” diye sorup dehşete düşmek yerine “kendi çocuklarımı giydirip kuşatır ve beslerken bu çocuklar için ne yaptım acaba?” diye sorabiliriz.
Yoksullar için, hastalar için çalışan, gerektiğinde bir gönüllüye bile çok ihtiyacı olan yardım kuruluşları var. Onlarda görev almak hem insanın insani sorumluluk duygusunu tatmin edecek hem de topluma katkı sağlayacaktır.
Osmanlıdan itibaren bizim toplumsal mirasımızda vakıfların ne kadar önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Yetimleri korumaktan, yolda kalmışlara yardım etmeye, kimsesiz kızlara çeyiz yardımından, kuşları koruma ve gözetmeye kadar akla gelen pek çok konuda hizmet eden vakıflarımız olmuş.
Bugün maalesef erkekler çok meşgul ve çok yorgunlar. Belki de kâra odaklı kapitalizm, toplumsal yapımızdaki vakıf ruhunu unutturdu. Ama kadınlar bunu başarabilirler. Şefkat kadında baskın olan bir değerdir. Ve her kadın doğursun ya da doğurmasın, yüreğinde kocaman bir anne taşır. Enerjisini gelişi güzel sarf etmek yerine ruhen de tatmin edici olan sosyal işlere adanan, daha da iyisi bir Sivil Toplum Kuruluşunda gönüllü çalışan kadın hem kendimizi daha kolay ifade edecek, hem işe yaramazlık duygusundan kurtulacak hem de toplumu aydınlatmaya katkı sağlayacaktır.

ÜMİTSİZ EV KADINLARI-1

Türk Kadının yaklaşık % 75’i ev hanımı. Yani resmi olarak herhangi bir işte çalışmıyor. Arşivimi tararken bir haber gözüme çarptı. “Yine mi?” dedim. Niye şaşırıyorsam artık… Haber şöyle: “Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden edinilen bilgiye göre, bir yıl içerisinde bunama, psikoz, nevroz ve kişilik bozukluğu nedeniyle tedavi görerek taburcu olanların yüzde 24'ünün ev hanımı olduğu belirlendi. Ev hanımları, şizofreni tedavisi görenlerin yüzde 20.5'ini, manik depresif psikozlar ve paranoya tedavisi olanların yüzde 33.6'sını, histeri tedavisi yapılanların yüzde 46'sını; takıntılı fikirler, temizlik hastalığı gibi obsessif kompulsif nevroz tedavisi görenlerin yüzde 41.6'sını, diğer nevrozların yüzde 53.5'ini, kişilik bozukluğu tedavisi görenlerin de yüzde 22'sini oluşturarak ilk sırada yer aldı.”
Artık genç kızlar “ev kadını olmak” denince ürküyorlar ve bunu bir çeşit pranga gibi algılıyorlar. Gençlerin konuya yaklaşımlarını görmek için popüler sözlük sitelerinden birine göz atmak yeterli.
Diyorlar ki: Ev kadınlığı dünyanın en nankör mesleklerinin başında gelir. Çünkü bu meslekte ne yaparsanız yapın öncelikle karın tokluğunadır. Sigorta yoktur, yol yoktur, yemeği zaten kendiniz yaparsınız. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ve konsantrasyon ister. Çok zor bir meslektir. Dışarıdaki işlere benzemez. Dışarıdaki işlerde alınan sorumluluk belli bir sayıyı geçmez ve diğer işleri yapan başka bir eleman bulunabilir. Ancak, ev hanımlığında evin pazarlamacısı, temizlikçisi, aşçısı, bakıcısı, yeri geldiğinde doktoru, iç mimarı, kralı, kraliçesi hep o aynı kişidir. Krallık ve kraliçelik için ayrılabilecek vakit de tahmin edilebileceği üzere çok ama çok kısıtlıdır.
Pek çoklarının sandığı gibi ev kadınlığı yan gelip yatma yeri değildir. Gelin bunun için kocası ve çocukları olan, çalışmayan bir kadının rutin(leşmiş) hayatına göz atalım.
Sabah erkenden kalkar 6.30 gibi, çayı koyar, kahvaltıyı hazırlar. Kocasını ve çocuklarını uyandırır. Besler ve işe-okula gönderir. İlk iş olarak kahvaltı masasını toplar, bulaşıkları yıkar. Ev tozlanmışsa süpürüp siler, çamaşırları yıkar, ütü yapar. En mühimi olan akşam yemeğini hazırlar ve beklemeye başlar. Yorucu bir gün geçirmiştir ama eşinin geleceği ve ailece akşam yemeğine oturacakları anı bekler bütün gün.
Rutine bağlanan bu işler hemen her gün tekrarlanır. Arada mesela ütülenecekler yoksa ütü yapmaz ama perdeleri yıkama veya cam silme zamanı gelmişse onu yapar. Ekstra işler çıkabilir yani. En sevmediğimiz işleri onlar yapar ve emeklerinin karşılığı (ki el emeği çok çok değerlidir) yoktur. Sigortaları yoktur. Kendilerine ait paraları yoktur. Emeklerinin bir ölçü birimi yoktur. Bekledikleri, özledikleri ve hak ettikleri takdirden başka bir şey değildir.Eve gelen asabi tipler ne kadar yorulduklarından, çalıştıklarından yakınır durur akşamları. Ama kimse ona “günün nasıl geçti?” diye sormaz
Kaç kişi “evinin kadını”na kaç kere "eline sağlık bu yemeği senin kadar iyi yapabilen biri yoktur" demiştir, kaç tanesi evin aksamayan düzeninden sorumlu kişiyi takdirlere boğmuş şımartmıştır?
Varolma kaygısıSosyal anlamda bir varlık gösteremeyen ev kadınları, ''kendilerini gerçekleştirememe'', ''üretim içinde yer alamama'', ''ürettiğini görememe'' nedenleriyle ''tatminsiz”ler, ciddi anlamda uzunca bir süre ''işe yaramazlık duygusu'' yaşıyorlar ve bu nedenle de depresyon gibi ruhsal hastalıklara daha yakınlar.
Üretemedikleri için, içlerindeki yaşam enerjisi ve libido bundan olumsuz etkileniyor. Benlik değerlerinin düşük olması, kendilerini değersiz, işe yaramaz görmeleri, hayata ve kendilerine yabancılaşmalarına neden oluyor. Dolayısıyla ev kadınları grubu psikiyatrik rahatsızlıklar açısından çok riskli bir grup haline geliyor. Gerçekten de yapılan sosyo-demografik içerikli psikiyatrik çalışmaların sonuçları değerlendirildiğinde, ev kadını olmanın psikiyatrik hastalıklara yatkınlaştırıcı bir faktör olduğu görülüyor. Ev kadınlarının kendilerini bu monoton süreçten kurtarmaları gerekiyor. Kendilerine yaşamdan doyum alacak ve kendilerini başarılı hissettirecek yeni alanlar bulmaları –en azından ruh sağlıkları için- zorunludur.

DOKTOR "STRESTEN" DEDİ

İnsanların sürekli midesi, başı, eklemleri ağrıyor. Kalbi sıkışıyor, cildini sivilceler basıyor. Ciddi bir rahatsızlıktan korkarak gittiği doktor ise “stresten” diyor. İnsanın içinden şöyle bir soru geçmez mi: “Nasıl yani?”
Nasıl’ına bir bakalım. Bunlara “psikosomatik” rahatsızlık diyoruz (Psike: ruh, soma: beden demek). Psikosomatik rahatsızlıklar, kaygı, stres, duygusal çatışma gibi ruhsal etkenlerden kaynaklanan fiziksel rahatsızlıklardır. Genel kişilik yapısıyla da ilişkili olan bu tür rahatsızlıklarda genellikle mide-bağırsak, solunum-boşaltım sistemleri gibi vücudun belli bir sistemi etkilenir. Kişiliğin yapısı ve yaşam şartlarıyla semptomların niteliği arasında da belli bir ilişki vardır. Örneğin aşırı kaygılı kişilerde solunumla ilgili rahatsızlıklar, aşırı stres altında çalışanlarda yüksek tansiyon ve mide rahatsızlıkları gözlenir.
Sinir sisteminin devamlı faaliyeti vücudu yıpratır. Örneğin hayvanlarla yapılan deneyler, uzun süre gerilim altında tutulan ratlarda (deney farelerinde) mide ülseri ortaya çıktığını gösterir. Bazı vaka incelemeleri insanlarda da ülserin uzun süreli stresle ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Diğer yandan kalp atış hızının ve kan basıncının sürekli yüksek kalmasına yol açtığı için uzun süren duygusal gerilim hallerinin kalp ve damar hastalıkları için uygun ortam yaratabileceği düşünülmektedir.
Şunu da unutmamak gerekir ki doktorların hepsi de psikolojik yayınlar ve çalışmalardan aynı derecede haberdar değildir. Hastayı tedavi etme durumunda olan doktor, kendisinin stres konusundaki psikolojik bilgi düzeyine göre stres ve hastalık arasında ilişki kurabilir.
Peki daha çok kimler psikosomatik hastalıklardan yakınıyor? Buna bilimsel veriler ve tespitler şöyle cevap veriyor: Her yaş döneminde psikosomatik hastalık görülebilir. Genelde bu insanların birçoğunun sorumluluk duygusu ve vicdanı (üst benliği) güçlüdür. İnsanlar arası ilişkilerde 'hayır' deme güçlüğü çekerler. Takdir ve kabul edilme gereksinimleri fazladır. Bir kısmı yetiştirilme tarzı olarak çocukluktan bu yana kendini yeterince ifade edemez. Kişinin yaşamında bir şeyler iyi gitmediği zaman psikosomatik hastalıklar da ortaya çıkar. Sınav, boşanma ya da evlenme dönemleri psikosomatik hastalıkları daha belirgin hale getirebilir.
Bilimsel tespitleri bir kenara bırakacak olursak psikosomatik hastalıkların son yıllardaki artışını felsefi yönden de açıklamak mümkün. Psikopatoloji bir anlamda o kültürün karakteristik ifadesidir ve bize toplumun örgütlenme tarzı, hâkim ilişki biçimi ve en önemlisi insan doğasıyla çelişen yönleri hakkında ipucu verir. Psikoz, bir kültürün içerdiği tüm yanlışların nihaî sonucudur. Dolayısıyla, hâkim toplumsal sistem ile hâkim kişilik yapısı ve psikopatoloji arasında her zaman yakın bir ilişki vardır; her çağ ve toplum kendi özgün kişilik biçimini ve patolojisini üretir.
Tahterevallinin bir kanadına yüklenince nasıl denge öbürünün aleyhine bozuluyorsa durum burada da aynı. Her ne kadar dualizme düşüp ruhu-bedeni ayırmak istemesek de insan beden ve ruhtan müteşekkil ve birine fazlaca yüklenmek dengeyi diğerinin aleyhine bozuyor. İki yüzyıl önce özellikle Viktoryen ahlakın hakim olduğu Avrupa, bedeni ve bedensel ihtiyaçları reddederek meleksi, ruhani kıvamda bir insan modeli öngördü. O zaman da istekleriyle sürekli çatışma halindeki insanlarda nevroz dediğimiz rahatsızlık oluştu.
Bugün psike”yi (ruhu) ihmal eden çağdaş küresel kültür, soma’ya (bedene) öyle bir tapınıyor ki her şey onu daha sağlam, dinç, sağlıklı ve güzel kılmaya dönük. Anti ageing, detoks, botoks, spa, organik besinler vs. vs. Kimsenin sağlıklı yaşama bir şey söylediği yok. Malum, makineye iyi bakmazsak verim alamayız. Ama aziz okuyucu, ruhumuzu beslemeye yönelik çalışmalar hiç mi gündemine gelmez insanlığın? Arada bir ucuz bestseller’larla arabasını satan bilgelerden ruhsal dinginlik devşirten popüler esintiler de oluyor. Peki ama bunca enformatik cehalet devam ederken nasıl yapacağız bunu nasıl?
Bedenimizi çok sağlıklı kılacağız diye çırpınırken ruhumuzu, latif yanımızı görmezden gelip ihtiyaçlarını karşılamıyoruz. O zaman da ruh diyor ki “sen misin beni ihmal eden, ben rahatsız olursam bedenin de sağlıklı olamaz, al sana psikosomatik rahatsızlıklar, uğraş bakalım”. Hepinize ruh ve beden sağlığı diliyorum.