20 Şubat 2008 Çarşamba

DEPRESİF GERÇEKÇİLİK

İnsan, yeryüzünde kendi varlığıyla ilgili düşünen tek varlık malumunuz… Kendi hakkında düşünmek ise kendi hakkında kaygılanmakla paralel gider. Doğumla ana rahmindeki sıcak ve güvenli ortamdan ayrıldıktan sonra soğuk, yabancı, ışıklı ve gürültülü bir dünyaya alışmaya çalışırken kaygı duygusu içimizde filizleniverir.
Şanslı çoğunluk ilgi ve sevgi dolu bir annenin kucağında, davranışbilimcilerin “temel güven duygusu” dediği nimeti tadarak huzur ve uyum içinde bir iki yıl geçirirler. Ama sonra? N. Ş. A. da büyürken tamamlamamız gereken bir kamyon dolusu gelişim görevi bekler bizi. “Geliştim, kurtuldum” diyemezsiniz, yaş ilerledikçe yenileri gelir önünüze: kas gelişimi, dil gelişimi, sosyalleşme, duygusal gelişim, ila âhirihi…
En sancılısı ve ömür boyu süreni ise sosyal ve duygusal gelişme çünkü yaşadıkça insanlar hakkında yeni şeyler öğreniriz ve paradoksal şekilde yıllar geçtikçe aslında insanları ve hayatı ne kadar az tanıdığımızı fark ederiz. İlişkilerimizi üzerine bina edeceğimiz temeller konusunda büyükler de bizi yanıltır. Bayramlarda, şenliklerde “bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa, insanlar eel ele tutuşsa” diye şarkılar söyletilen saftirik çocuk büyüyüp liseye başladığında, felsefe hocası ona acı gerçeği söyler: Homo homini lupus (insan insanın kurdudur). İşin acı tarafı şu ki, ergenin ucundan kıyısından başladığı “hayat tecrübesi” temrinleri de bunu doğrular. Sevdiği ona yüz vermez, alay eder mesela ya da daha kötüsü severken aldatılır. Olmadı, en yakın (sandığı) arkadaşının ihanetine uğrar.
“Tecrübe, yenen kazıkların bileşkesidir” diyen ne güzel söylemiş. Başka bir ifadeyle tecrübe, kel kaldıktan sonra edinilen taraktır. Yaş ilerledikçe kelleşirken ceplerimiz kullanamayacağımız taraklarla dolar. Bir serabın peşinden koşar gibi mutluluğu kovalarız serâpâ sıkıntılarla dolu dünya hayatında. İşin garibi “mutluyum” dediğimiz anlar yüzdeye vurulduğunda belki ancak % 20 civarındadır. Gerisi mihnet, meşakkat, beklenti, hazırlık, hep “şu içinde bulunduğum sıkıntı geçince daha mutlu olacağım” illüzyonu.
Çok mu karamsar oldu? “Hayat güzeldir, açın çiçekler, uçun böcekler, lay lay lom” da denebilir pek âlâ, o da bir hayat felsefesidir. Ucuz gazetelerin yemek, patchwork ve ilişki kurtarma tarifi veren sayfalarındaki sevgi böceği köşe yazılarında hayatı çözeceğini zanneden lümpen dimağları doyurabilir belki de…
Bizim bahsettiğimiz ise yeryüzündeki konumumuzu doğru algılayamamaktan kaynaklanan bir biteviye hayal kırıklığı. Kaderle, felekle ilgili isim tamlamalarına bir bakarsak kollektif bilinçaltımızın hayat algısı ortaya çıkar aslında: “Kahpe felek, zalim felek, feleğin çemberi, zalim kader, kara bahtım kör talihim vs. vs. Böylelikle dünyadaki gidişatı, başımıza gelenleri belirleyen tek sorumlu olan kaderi (bizim hiç dahlimiz yok ya, bize hep haksızlık yapılmıştır, kadersiziz biz), kötü, zalim, kahpe addedip, mahkum ve mazlum oluşun dayanılmaz hafifliğine sığınırız çoklukla…
Oysa insanın depresyondayken öğrendiği önemli birşey var: “Depresif gerçekçilik”. İnsanların çoğunlukla güvenilmez olduğunu ve dünyanın da zulüm ve haksızıklarla dolu bir yer olduğunu kavramak kısaca. “Ben doğru olursam, başıma hep iyi şeyler gelir” yargısının koca bir yalan olduğunu kavramak yine… Erişkin yaşa gelmiş çoğumuzun bildiği üzere yaşadığımız travmaların ardından başımızı ellerimizin arasına alıp “Allah’ım ben bunu hak edecek ne yaptım?” ya da “nerde yanlış yaptım?” diye sora sora, kaba tabirle kafayı sıyıracak duruma geliriz.
Sonra herkes ya bir şekilde toparlanır, yanlış yerden kaynayan kırıklarıyla hayatına kör topal devam eder. Acılarından bilgelik devşirebilenler ise en kazançlılarımızdır. “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir” değil mi? Hiç gelmeyecek mutlak bir rahatlığı ve mutluluğu bekleyeceğimize hayatı olduğu gibi algılasak, hayal kırıklıklarımız epeyce azalacak. Sultanımız Mevlana ne güzel anlatmış:
“Bir rahata kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan, orada önüne bir afet çıkar. Afetsiz, felaketsiz hiçbir köşe yoktur. Hakkın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.
Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan, hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur. Vallahi, fare deliğine bile girsen, yine bir kedi pençeliye çatarsın.”[1]
Bütün kapılar yüzümüze kapandığında açık olan sadece O’nun kapısı… Bunu anlayıp, O’ndan gayrısından ümidi kesip, sevgi, özlem ve arzumuzu yalnız bâkî olana yöneltelim diye mi bunca sukut-u hayali yaşıyoruz? Kimbilir…

[1] Mesnevi, Cilt 2, Beyit No: 590-593