20 Şubat 2008 Çarşamba

AYNA AYNA ALLAH AŞKINA ARTIK SUS!

Grek medeniyetini saymazsak tarihin hangi döneminde güzellik takıntısı bu derece çılgınlık boyutuna vardı acaba? Bedene ve görüntüye tapınma hastalığı sinsice ilerliyor ve radyoaktif bir serpinti gibi hepimizi yavaş yavaş etkisi altına alıyor.
Evet doğru, insan tabiatında güzelliğe meyil var, güzeller daha çok kazanıyor, aynı suçu işleyen iki kişiden güzel olanı daha hafif ceza alıyor. Bunlar araştırma sonuçları… Ancak insanda var olan bu eğilimin topyekûn bir çılgınlık halini alması yaklaşık son 30-40 yılda gerçekleşti. Artık “güzel” olmayanlar, ebeveynleri gibi kaderlerine razı olmuyor, iğne, ilaç, diyet ve bıçak altına yatmak dâhil her yöntemi deneyerek “daha güzel” olmak istiyorlar.
Bugün hâkim olan küresel kültür görselliğe tapınmayı gerektirdiği için idolleriyle ve kitle iletişim araçlarıyla mütemadiyen ille de güzel olmamız gerektiğini beynimize zerk ediyor. Ama kendi bildiğimiz gibi güzel olmak değil bizden istenen, bir kere vücut anorektik derecede zayıf olacak. Saçlar mümkünse sarı, boy 1.70 ve üzeri, kaşlar kaldırılmış elmacık kemikleri şişirilmiş vs.
Her türlü yeniliği toplumumuza taşıyarak halkımıza öncülük (!) eden “güzide” sanatçılarımıza bakınız, hepsi birbirinin aynı botokslu, gergin, ifadesiz plastik suratlarla geziyor. Aşırı diyetten kasları eriyip hastanelik olanları mı ararsınız, kepçe kulaklarını Japon yapıştırıcısıyla yapıştırıp soluğu acilde alanları mı? Öyle bir kafaya takıyor ki insanlar, bir müddet sonra kendinde kusur aramaya başlıyor ve bitip tüketmeyen bir bedeniyle oynama süreci başlıyor.
Bu hastalık maalesef ergenlik çağında bile kendini gösteriyor. Ergenlik dönemindeki gençlerin en önemli ihtiyacı onaylanmak ve arkadaşları tarafından beğenilmek olduğu için, dış görünümleri konusunda fazlasıyla takıntılı oluyorlar. Genelde kendilerinde başkalarının fark bile edemeyeceği kusurlar bularak kaygılanıyorlar. Kendini aşırı eleştirme durumu sonunda Dismorfobia gibi ciddi rahatsızlıklara neden olabiliyor.
İşim gereği sık seyahat ediyorum. Geçenlerde işten çıkıp aceleyle havaalanına ulaştığımda yanıma okumak için bir şey almadığımı fark edip dergi almak istedim.
Üstelik Cosmopolitan gibi birşey değil, aileden falan bahseden bir dergi İşte bu dergiyi okurken dahi içime fenalıklar geldi. Derginin yüzde 80’i nasıl daha zayıf, şık ve güzel olunur konusu üzerine kuruluydu. Hele hele kadıncağızın biri ki 45-50 yaşalrındaydı, 38’den 42 bedene çıktığı için bunalıma girmişmiş ve diyet yapıp 12 kilo vermişmiş, zaferini bizimle paylaşıyordu. 42 beden olmak o kadar zoruna gitmiş ki, kendi deyimiyle “eskiden manken gibi bir fiziği varmış ve görenler dönüp bir daha bakarmış”. 50’sine gelmiş bir kadın niye hala dönülüp de kendine bakılsın ister, bunun ruh tahliline de girmeyeceğim. Çünkü girersem, insanın içindeki değersizlik duygusunu susturmak için kabuğunu süsleyip durduğu gerçeği karşıma çıkacak ve konu bu yazının hacmine sığmayacak. Yalnız sultanımız Mevlana’ya vurgu yapabilirim: “Dışını süsleyenlerin iç dünyaları haraptır.”
Masallar toplumların kolektif bilinçaltını yansıtır denir. Geçen yüzyılların masallarından Külkedisi’nde, kafayı güzellikle bozmuş olan kraliçe, kötü bir karakterdi. Özenilmesi, örnek alınması şöyle dursun kınanan biriydi. Akıl kârı mıydı kocaman kadının her gün ayna karşısına geçip ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı? diye sorması… Bugün ise kozmetik sektörünün bize biçtiği kimlik bu cadı kraliçe kimliği… Kafayı güzellikle bozmuş, daha güzel olmak isteyen ve daha da güzelleşmek için gözü dönmüş, rakibelerinin kanını içmeye hazır bir cadı… Hatta kimi reklamlarda ya da dergilerde “ayna ayna…” diye başlayan sloganlar veya köşeler icat edildi. Bunlar karşısında aynaya söylemek istediğim bir tek şey var: “Ayna ayna, Allah aşkına artık sus!”

Hiç yorum yok: